Öyle video klipler vardır ki izlediğinizde size belli bir sinema akımının özünü 3-4 dakikalık bir paket halinde sunarlar. Videonun şarkının sözleri ve teması ile ilgili olması şart değildir, ama bu klipler belli sinema dönemlerine, yönetmenlerine hatta filmlerine bir saygı duruşu niteliğindedirler. Sonuçta video klip dediğimiz de bir çeşit kısa filmdir aslında; zaman zaman müziğin önüne geçtikleri, sulandırdıkları, zarar verdikleri eleştirisiyle karşılansalar da bazı örnekleri gerçek birer sanat şaheseri olarak tarihe geçmiştir.
Bence müthiş bir basçı olan Flea’nin elektrik tellerinde bas çaldığı sahne akıllara ziyandır!

Ben de aklıma gelmişken bu tür video kliplerden 3 tanesini ibret olsun diye paylaşmak istedim. Tabii bahsettiğim tanıma uyan yüzlerce klip vardır, ama ben seçerken şöyle bir kriter uygulayayım dedim; şarkı mükemmel olacak, klip mükemmel olacak ve bir sinema akımını teknik ve artistik açıdan mükemmelen yansıtacak. Tabii, belli bir filmin soundtrack’inde yer alan, o filmin görüntülerini kullanan kliplere de çok rastlanıyor ama onlar konumuz dışı.

İlk vermek istediğim örnek, Red Hot Chili Peppers’ın Otherside şarkısı için çektiği olağanüstü video. Bu vakada tam bir “perfect storm” örneği ile karşı karşıyayız; çünkü şarkı açık ara (bana ve epey bir dinleyiciye göre) RHCP’nin en iyi şarkısı olduğu gibi, video klibi bir şaheser niteliğinde.
Kırmızı acı biberler, genelde üstü cıbıldak dolaşan, sahnede olur olmaz zıplayan çılgın gençlerden oluşan bir grup olarak bilinir. Bir de her şarkılarında bir Kaliforniya güzellemesi olur; memleketçilik konusunda Sivaslılardan, Erzurumlulardan çok daha ileridedirler. Genelde bu grup neşelenmek, coşmak, hoplayıp zıplamak için tercih edilse de “otherside” ile boğazınıza yumruyu oturtur! 
how long how long will i slide
separate my side I don’t
I don’t believe it’s bad
slit my throat
It’s all i ever
I heard your voice through a photograph
I thought it up it brought up the past
once you know you can never go back

I’ve got to take it on the otherside
Grup üyeleri bu şarkıyı doz aşımından hayatını kaybeden eski üyeleri Hillel Slovak’ın anısına yazmışlar. Muhteşem bir melodisi ve insanın yüreğine işleyen enstrüman tınılarıyla gözünüzü kapatıp dinlediğinizde bile sizi farklı alemlere, hatta “otherside”a taşıyacak büyülü bir eserdir kendileri. Ama depresif bir melankoli vermez, ruhunuzu yükseltir, size (deyim yerindeyse diyeceğim, ama yerinde değil) pozitif enerji verir. Ama siz yine de şarkıyı gözlerini kapatarak dinlemeyin, hatta kocaman açın ve o muhteşem video klibinin içine düşerek kaybolun:
Klibimiz bir anlamda eski bir bağımlının kendine karşı verdiği büyük mücadelenin yorumu; ama ne yorum! Başroldeki elemanın madde etkisi altında olmasından kuşkulanıyorsunuz; yoksa bu kadar absürd sekansların, geometrisi çarpıtılmış dekorların, insanın aklını alan “öcü”lerle savaşların canlandırıldığı muhteşem animasyonların akıllı, uslu bir zihinden çıkmayacağı gayet bariz!
Eğer Avrupa sineması ile az çok içli dışlı iseniz, klibimizin madde etkisi altında değil de Alman dışavurumculuğunun etkisi altında çekildiğini hemen fark edeceksiniz. Dünya sinema tarihinin en özgün akımlarından olan bu ekol, birinci dünya savaşının ardından dünyayı kasıp kavurmuş ve sinema dünyasına müthiş bir miras bırakmış. Bu akımın en dikkat çeken eserlerinden olan “Doktor Caligari’nin Muayenehanesi” ise, korku sinemasının kitabını yazan, konusu ve psikolojik gerilim düzeyi kadar akla ziyan dekorları ve sahne tasarımı ile müthiş bir kült mertebesine yükselen efsane bir filmdir.
 Öncelikle şunu belirteyim; bu film Alman yönetmen Robert Wiene tarafından 1919 yılında çekilmiş. Bakın, 1919 diyorum, henüz siz değil anne babanızın, belki de dedenizin doğmadığı yıllar! Almanya’nın birinci dünya savaşından büyük bir yıkımla çıktığı ve sırf Osmanlı yenildiği için yenik sayıldığı (yoksa tersi miydi?), Versailles anlaşması ile kolunun bacağının budandığı yıllar! İşte o günlerde bile bir sinemacı çıkıp, olanca maddi imkansızlıklar ile bu filmi çekebiliyorsa, o ülkede sanat adına bir kıvılcım var demektir!

Otherside’ın klibi içinizde bir miktar merak ve beğeni uyandırdıysa, bu filmi sakın kaçırmayın derim! Geometrik olarak çarpıtılmış mekanlar, kübik dekorlar, gerçek üstü sahne tasarımları, ürkünç bir temanın eşlik ettiği film görsel bir şölen olduğu gibi, konusu itibariyle de yükselen faşizm tehlikesine dikkatlerin çekildiği, bir şizofrenin gözünden otoritenin sorgulandığı çok zekice bir eser… Tabii anlayana.
Ama filmin teması, görsel stilinin çarpıcılığı altında eziliyor diyebiliriz, çünkü yönetmenin hayal gücü, şekillerin, ölçeklerin, boyutların çarpıtılmasıyla sağlanan absürditenin çarpıcılığı, renk ve ışık kullanımı, hatta boya ile yaratılan gölgeler ile güçlendirilen sinema dili fevkaladenin fevkinde! Görselliğin Picasso ve Münsch gibi sanatçılardan esinlendiğini hissetmek de cabası. Ve tüm bunların 1919 yılı teknik imkanlarıyla gerçekleştirildiğini düşünürseniz, Almanların tek becerisinin turbo dizel araç olmadığını anlıyorsunuz.
Bir rivayete göre, Red Hot Chili Peppers üyeleri bu filme bir turnede kaldıkları otelde denk gelmişler ve kliplerinde kullanmak istemişler. Bir diğer rivayet de klip yönetmenlerinin bu temayı seçmiş olduğu. Sonuçta, Otherside gibi çok çarpıcı bir şarkı için sinema tarihinin derinliklerinden gelen bir klasiğin fon olarak kullanılması bizleri pek bir bahtiyar eyledi.

Şarkı: Otherside
Sinema akımı: Alman ekspresyonizmi
Film: Doktor Cagliari’nin Muayenehanesi

Şimdi gelelim bir diğer şarkımız, klibimiz ve sinema akımımıza… Zevkler ve renkler tartışılmadığına göre(!) Cranberries’in en güzel şarkısının Linger olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Benim favori listelerimin her daim başlarında yer alan bu şarkıyı “gitmek mi zor, kalmak mı zor” şeklinde tercüme edebiliriz; zaten linger kelimesi “bir türlü ayrılamamak, askıda/sürüncemede kalmak, oyalanmak, takılıp kalmak, kolay kolay gidememek, ayakları geri sürümek” gibi anlamlar taşır, şarkının ana fikri de sürüncemede/askıda bırakılan bir sevgilinin yine de efendiliği bırakmadan haykırdığı çığlıklardır.
I swore, I swore I would be true
and honey so did you
so why were you holding her hand?
Is that the way we stand?
If you, if you could return
don’t let it burn, don’t let it fade
I’m sure i’m not being rude
but it’s just your attitude
It’s tearing me apart, it’s ruining everyday
If you, if you could get far, trying not to lie
things wouldn’t be so confused
and i wouldn’t feel so used
Şarkının insanda bıraktığı büyük etkinin bir sebebi de muhteşem video klibidir. Siyah beyaz çekilen klipte ışığın ve gölgelerin muhteşem dansını izlersiniz. Spotların, çakmakların, el fenerlerinin, araba farlarının, sokak lambalarının, çıplak ampüllerin ışığında ve yarattıkları gölgelerin kuytusunda eskiye ait bir şeyler aranmaktadır. Yine eskiye ait televizyonlar, radyolar, fotoğraflar ve kişisel eşyalar izleyene ayrı bir hüzün yükler.
Klipte Dolores’in peşinden eski, terk edilmiş bir eve girer odalarını dolaşırsınız. Bir şey arayıp aramadığınız, bulmayı isteyip istemediğiniz belli değildir. Siz bir şey ararken geçmişinizden birisi de sizi gözlemektedir. Bir süre sonra klibe yeni karakterler de katılır. Hepsinin ortak özelliği, yakın geçmişte bir acı çektiklerini gösteren, ancak gayet umursamaz yüz ifadeleridir. Karakterlerin iyi veya kötü bir hatırası olan mekanlarda karşılaşmaları, bakışmaları nedense çok yürek parçalayıcıdır.
Bu nefis şarkıya çekilen videonun Fransız yönetmen Jean Luc Godard’a yapılan müthiş bir saygı duruşu olduğunu bilmiyordum – Alphaville filmini seyredene kadar! Klibi ve filmi peş peşe izlerseniz -ki şiddetle tavsiye ederim- filmdeki siyah beyaz çekimler, inanılmaz bir ışık ve gölge kullanımı, negatif/pozitif görüntüler arasında geçişler ve filmin önemli sembollerine (yuvarlak araba farı, eski objeler, ve hatta pardesüsü, şapkası, fotoğraf makinesi ile bizzat Lemy Caution’un kendisi!) göndermeleri fark edeceksiniz.
Linger klibinin önünde saygıyla eğildiği Alphaville, sanat tanrılarından (God-Art) Jean Luc Godard’ın en ayrıksı eserlerinden biri. 1960’larda Truffaut ile Fransız yeni dalgasını patlatırlarken sinemanın kitabını yeniden yazdılar. Kameranın sokaklara, halkın arasına indiği, toplumsal kaygılara, varoluşçu endişelere büründüğü, gerek tema, gerekse de teknik açıdan kalıpların yıkıldığı bu dönemin başyapıtları A Bout de Souffle, Bande a Part, Vivre Sa Vie gibi eserler olsa da, az bilinen bir film benim gönlümde ayrı yer etmiştir.
Godard sinemaya “yeni dalga” akımını getirmişse, bu dalga elbette ki bilim kurgu janrının sahiline de vuracak, hatta tsunami etkisi yaratacaktır. Üstadın bu tarzdaki en çarpıcı eseri Alphaville, içinde hiçbir teknolojik bilim kurgu ögesi taşımadan, lazer tabancalarına, tayt giymiş, ışınlanan insanlara ve uzay gemilerine yer vermeden, karanlık ve fütüristik distopya filmlerinin önde gelenlerinden olmayı başarmıştır. Film, bir şehrin idaresini ele geçiren kötü kalpli (!!) bilgisayarı durdurmak isteyen kahramanımızın macerası eşliğinde otoritenin, saf bilim ve mantığın tehlikelerini unutulmaya yüz tutmuş edebiyat, kelimeler ve şiir eşliğinde ince ince işler. Son söz: Kaçırmayın!

Sanatçı: Cranberries
Şarkı: Linger
Sinema akımı: Fransız Yeni Dalga
Film: Alphaville

Belli bir sinema tarzına selam çakan üçüncü şarkımız ve video klibi R.E.M.’in klasiklerinden “Everybody Hurts”. Yine gönül telimizi titreten, melankolik, ama bir taraftan da umut aşılayan bir eser ile karşı karşıyayız. Michael Stipe’ın eşsiz yorumu, şarkının sükuneti ile birlikte hissettirdiği sıkışmışlık, çaresizlik hissi insanoğlunda duygu fırtınaları yaratır.

REM, şarkıya çektiği video klibi ile bu hissi çok güzel yansıtmıştır. Televizyonlarda çokça gösterildiği için iyi bilirsiniz; Amerika’da bir otobanda kitlenip kalmış trafiği gözümüze sokar kameramız. Uçsuz bucaksız bir araba denizinin ortasında yavaş yavaş bireye odaklanmaya başlarız. Ve bu zavallıların sadece trafikte değil, hayatta da sıkışıp kaldıklarını görürüz:

Klipte altyazı ile ekrana yansıtılan düşüncelerinden anlarız ki, ortak paydaları otoyolda kapana kısılmak olan bu güruhun, tek tek birey olarak gözlemlendiğinde çok farklı, kendilerine özgü dertleri vardır. Dindarından latin kökenlisine, çocuğundan ölümü bekleyenine kadar insanoğlunun endişelerinin, acılarının geniş yelpazesini hüzünle seyrederiz:
when your day is long
and the night, the night is yours alone
when you’re sure you’ve had enough
of this life, well hang on
Ama tüm bu tükenmişlik, çaresizlik anında bile Michael bize der ki, hepimizin başına gelebilir, enseyi karartmayın, umudu kaybetmeyin, hayata tutunun, bir birinize dayanın; bu da gelir, bu da geçer, ağlama; güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler:
sometimes everything is wrong
now it’s time to sing along
ıf you think you’ve had too much
don’t let yourself go
’cause everybody cries
and everybody hurts sometimes
so hold on, hold on
Solistin bağrı yanık “tutunun, bırakmayın” mesajını alan güruh, yavaş yavaş arabalarını terk eder ve yolda yürümeye başlar. Kimi aracının üstüne çıkar, kimi dünyayı seyre dalar ama bir şekilde kendilerini “kıstıran” arabalarından kurtulup dünyanın farkına varırlar. Sıkışan trafikteki karamsar hayat muhasebesi ve kaçıp kurtularak özgürleşme metaforu çok filmde kullanılmıştır tabii; ama bu videodaki en temel esinlenme Fellini’nin 8 ½ filminin başlangıç sahnesidir:
Filmin kendisini olmasa da 2-3 dakikalık açılış sekansını mutlaka seyretmenizi tavsiye ederim; Roma’da (tahminen) bunaltıcı sıcakta trafikte kısılıp kalmış insanların ızdırabını ve kahramanımızın camları açılmayan arabada boğulmak üzereyken “uçarak” kurtulduğu sahneyi kaçırmayın! Sahnenin sonunda, elemanın özgürce uçmasına izin vermeyen sistem, onu “iyiliği için” ipinden asılarak dünyaya geri indirir:
Klibimiz, Fellini’nin 8 ½’si kadar Wim Wenders’in “Berlin Üzerindeki Gökyüzü” filmine de göz kırpıyor. Filmde Berlin semalarında dolaşan iki melek, insanların varoluşçu kaygılarını, günlük endişelerini, hayata dair sorgulamalarını dinleyerek dolaşıyor ve üzüntülerini “paylaşıyor”. Meleklerimizden biri insanoğlunun kaygıları ile öylesine empati kuruyor ki ölümsüzlüğünden vaz geçerek insanların arasına karışmaya, dertlerini, sevinçlerini paylaşmaya karar veriyor.
İşte, Everybody Hurts klibimizde arabaların içinde dünyaya dair endişelerini dile (yani, altyazıya) getiren insanların sıkıntısı bu filmden alınmış derler. Klipteki kahramanlarımız Fellini’nin karakteri gibi arabalarından, cenderelerinden uçup giderken Wenders’in melekleri insanların yanına inerek onları dinliyor; böylece klibimiz iki şaheser filmden güzel bir sentez çıkarıyor. 
(çocuk çocukken şu sorulara sıra gelmişti. neden ben benim de sen değilim, neden buradayım da orada değilim. zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor. güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı? gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü? gerçekten kötülük var mı? gerçekten kötü insanlar var mı? nasıl olur da ben olan ben, olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım.)
Bu arada, Wenders’in filmi bir müzik klibi olmasa da, seyrederken Nick Cave’in nefis bir konserine denk geleceğiniz gibi, Komiser Kolombo ile karşılaşacak, Karlı Kayın Ormanı ve Leylim Ley gibi tanıdık parçalardan kupleler duyacaksınız. Ne de olsa meleklerimiz Berlin üzerinde uçuyor; ne duymalarını bekliyordunuz?

Sanatçı: R.E.M.
Şarkı: Everybody Hurts
Sinema akımı: Fantezi/Sürrealizm
Film: 8 ½, Berlin Üzerindeki Gökyüzü
Onur’un Seyir Defteri