Yarın İzmir’deyim. Zor zamanlarda yıkılmadan yola devam etmek üzerine, mentorluk ve koçluk icin yeni bir bakış açısı hakkında konuşacağım… Bu vesile ile eski bir yazıma burada tekrar yer vermek istedim:

 

Yılmadan devam etmek…

Düşünce tekrar zıplamak, hatta daha da yukarıya zıplamak…

Yenilse de pes etmemek devam etmek…

Evet, yılmamak; hep bildiğimiz ama bolluk, refah ve gelişim dönemlerinde göz ardı ettiğimiz bir kavram: YILMAZLIK…

Madem yaşadığımız değişimin süreçlerinin ani gelgitlerini kontrol altına alamıyoruz, o zaman daha sağlam tekneler inşa etmeyi öğrenmeliyiz. Bozulmaları daha iyi hazmedebilen, farklı koşullar altında işleyişini sürdürebilen ve bir durumdan diğerine daha kolay geçiş yapabilen yeni kurumlar, kuruluşlar ve sistemler tasarlayabilir ve var olanları da bu doğrultuda yeniden tasarlayabiliriz. Bunun içinse belki de en işimize yarayacak olgulardan birisi olan “yılmazlık (resilience)kavramını anlamamız gerekir.

Dünya genelinde, ekonomi, ekoloji, siyaset bilimi, bilişim ve dijital ağlar gibi görünürde birbirinden bağımsız disiplinlerde, bilim insanları, politika yapıcılar, teknoloji geliştiriciler, şirket liderleri ve aktivistler aynı temel soruları soruyor: Bir sistemin yıkılıp yerine yenisinin gelmesine neden olan nedir? Bir sistem, değişimi ne derecede hazmedebilir ve değişim karşısında bütünlüğü ve amacını nereye kadar koruyabilir?Hangi özellikler bir sistemi değişime uyumlu hale getirir? Sürekli olarak bozulmaların yaşandığı bir çağda kendimizin, toplulukların, şirketlerin, ekonomilerin, toplumların ve bütün gezegenin değişim şokunu daha iyi hazmetmesi için neler yapabiliriz?

Bu bağlamda “yılmazlık” yepyeni bir alan olarak ortaya çıkıyor karşımıza: Bu yeni alan; bozulmayı önceden gören, öngörülerinin aksi kanıtlandığında kendilerini yenileyen ve radikal değişimlerin yaşandığı durumlarda bile temel amaçlarını sürdürmek için kendilerini yeniden organize edebilen, sosyal, ekonomik, teknik ve ticari sistemler geliştirmeye yönelik genellendirilebilir anlayışlardan oluşmaktadır.

Belirli bir sistemde yeterli kaynak temini, girdilerin çeşitlendirilmesi, faaliyet ve performanslara ilişkin güvenilir ve gerçek zamanlı veri toplanması, sistem bileşenlerinin daha özerk kılınması veya bir parçadaki bozulmanın sistemin genelini etkilemesinin önlenmesine yönelik tüm stratejiler aslında birer yılmazlık stratejisidir. Bu stratejiler, bütün bir medeniyetten topluluklara ya da kurumlara ve hatta bireylerin yaşamlarına kadar olmak üzere her ölçekte uygulanabilir.

Yılmazlık terimi farklı alanlar tarafından değişik nüanslarda kullanıldığından net bir yılmazlık tanımı yapmak da zorlaşıyor. Yılmazlık;

mühendislik bağlamında köprü ya da bina gibi bir yapının dengesi bozulduktan sonra tekrar esas durumuna geridönebilme derecesi,
acil durum müdahalesi bağlamında kritik sistemlerin bir deprem ya da selden sonra eski duruma geri dönme hızı,
ekoloji bağlamında bir ekosistemin geri dönülmez biçimde bozulmaktan korunma becerisi,
psikoloji bağlamında bir bireyin travma ile etkili şekilde başa çıkma kapasitesi,
iş dünyası bağlamında ise doğal ya da insan kaynaklı felaketler yaşandığında operasyon sürekliliğini sağlamak üzere veri veya kaynak yedeklerinin devreye sokulmasıanlamında kullanılır.

Vurguladıkları durum farklı olsa da bu tanımlardan her biri yılmazlığın iki temel bileşeninden birine dayanır: değişim karşısında devamlılık sergileme ve toparlanma.

Bu bağlamda yılmazlık teriminin çerçevesini ekoloji ve sosyolojiden ödünç alınan terimlerle şu şekilde belirleyebiliriz: bir sistemin, şirketin ya da kişinin büyük değişimler karşısında esas amacını ve bütünlüğünü sürdürebilme becerisi.

Bu tanım ile ne demek istediğimizi anlamak için yılmazlık araştırmalarında yaygın olarak kullanılan bir metaforu inceleyelim. Dört bir yana uzanan hayalî tepeler ve vadilerdenoluşan bir manzaraya yukarıdan baktığınızı bir an hayal edin. Bu panaromadaki her bir vadi mevcut durumunuzun önemli bir varyasyonu, yani kendi eşsiz özellikleri, fırsatları, kaynakları ve tehlikeleri ile alternatif bir durum, bir gerçeklikolsun. Bu manzaradaki her bir tepe bu durumları ayıran kritik bir eşik ya da sınır olarak düşünülebilir. Tepenin zirvesini aştığınızda, iyi ya da kötü, kendinizi hemen bitişikte aşağıda yer alan vadide bulursunuz. Bu yeni durumların bazılarında yaşam çok kolay olabilirken bazılarında zorluklarla karşılaşılabilir, az sayıda da olsa kimi durumlarda yeni gerçekliğinize uyum sağlamak size çok zor hatta neredeyse imkansız gelebilir.

Gerçek yaşamda da, sayısı ne olursa olsun meydana gelen ani ve ciddi bozulmalar sizi mevcut bağlamınızla yeni bir durumu birbirinden ayıran eşikten geçirerek “ters yüz” edebilir: Sel ya da kuraklık yaşayabilir, istilaya uğrayabilir ya da depreme maruz kalabilirsiniz, vadinizde neredeyse yapayalnız kalabilir ya da kendinizi yer bulamayacağınız bir kalabalık içerisinde bulabilirsiniz. Şirketiniz bir ekonomik kriz ya da enerji kriziyle, teknolojik ya da rekabetçi bir değişimle, anidenortaya çıkan hammadde yetersizliğiyle karşılaşabilir veya siz öngörülemeyen çevresel faktörler yüzünden varsayımlarınızın gerçekleşmediğine tanık olabilirsiniz. Ne yazık ki bu eşiklerden çoğunda dış etkenler sizi yeni durumlara girmeye zorladığında, önceki ortamınıza dönmeniz imkansız olabilir. Yeni durum artık sizin normal varsaymanız gereken bir durumdur.

Psikolojik yılmazlığı geliştirmek demek, bir yandan tercih ettiğiniz vadiden uzaklaştırılmaya karşı direnme gücünüzü arttırırken diğer yandan da ihtiyacınız olursa sarılabileceğiniz alternatiflerinizi çoğaltmanız demektir. Psikolojik yılmazlıkaraştırmacıları tarafından uyum yeteneğinin korunması yanihem esas amacını yerine getirebilme hem de değişen durumlara uyum sağlama becerisi şeklinde nitelenen bu kabiliyet, içinde bulunduğumuz öngörülemez bozulma ve oynaklıklar çağında elzem bir beceridir.

Tabii ki, içinde var olabileceğiniz yaşam alanları yelpazenizi genişletmenin birçok yolu vardır. Maddi gereksinimlerinizi azaltarak kaynakların az olduğu alanlarda varlığınızı sürdürebilir; daha fazla kaynağı kullanmayı öğrenerek bulunduğunuz yerde hangi kaynaklar mevcutsa onlarla idare edebilir; yeni bir teknoloji icat ederek geleneksel sınırlardan kurtulabilir; belirli bir yaşam alanı için tasarlanan araçları başka birine uyum sağlayacak şekilde değiştirebilir ya da yalnız başınıza mücadele etmek zorunda kalmamak için yeni yaşam alanınızdaki kişilerle işbirliği yapmayı öğrenebilirsiniz.

Bir ekosistemin, ekonominin ya da topluluğun yılmazlığı iki şekilde geliştirilebilir: bu tür kritik ve bazen de kalıcı zararlar bırakan eşiklerin ötesine itilmeye karşı direnç geliştirerek ve bu tür eşiklerin ötesine itildikleri hallerde sistemin sağlıklı bir şekilde uyum sağlayabileceği yaşam alanları yelpazesinimuhafaza edip genişleterek.

Organizasyonel etkinlik arayışı, ekolojik sistemlerin derin baskısı ve hepimizi birbirimize bağlayan karşılıklı bağlantılılık dahil çağımızın dinamikleri bazı yaklaşımların diğerlerine kıyasla ön plana çıkmasını sağlamıştır. Bu örüntüler, temalar ve stratejiler, yılmazlığın olduğu her yerde büyük ya da küçükçaplı yöntemlerle tekrar tekrar ortaya çıkar.

Sıkı geribildirim döngüleri, dinamik yeniden organizasyon, bütünleşik karşı mekanizmalar, bağlaşımı koparma, çeşitlilik, modülerite, basitlik ve kümelenme prensipleri sistem yılmazlığını sağlayan araçların önemli bir kısmını oluşturur. Bir araya getirildiklerinde bu prensipler, modern yaşamımızın temelini oluşturan şehirler, ekonomiler ve kritik altyapılar gibi büyük sistemlerin yılmazlığını ve kırılganlığını değerlendirmemize yönelik güçlü bir terminoloji niteliğindedir. Bu araçlar sayesinde şu soruları sorabiliriz: Bu araçları kullanarak eylemlerimiz ve sonuçları arasında daha etkili geribildirim döngülerini nasıl oluşturabiliriz? Az bulunur bir temel kaynaktan nasıl kopabiliriz ya da altyapımızı nasıl daha modüler hale getirebiliriz?

Genel olarak ifade etmek gerekirse, yılmaz sistemler çalkantısız bir çöküş yaşar. Tehlikeli durumların önlenmesi, izinsiz müdahalelerin tespiti, bileşen hasarının en aza indirilmesi ve izole edilmesi, tüketilen kaynakların çeşitlendirilmesi, gerektiğinde daha dar kapsamda faaliyet gösterilmesi ve darbe alınması halinde de darbenin giderilmesi için kendini yeniden organize etmeye yönelik stratejiler uygular. Bu sistemlerin hiçbiri mükemmel değildir, hatta aslına bakarsanız tam tersi söz konusudur: Görünürde mükemmel olan bir sistem çoğu zaman aslında en kırılgan sistemdir; ara sıra hatalar veren dinamik bir sistem ise en dayanıklı sistem olabilir. Yılmazlık, yaşamın kendisi gibidir. Dağınık, kusurlu ve verimsiz. Ancak varlığını sürdürmeye de devam eder.

Yeni bilimsel araştırmalar, kişisel, psikolojik yılmazlığın önceden varsayılana kıyasla daha yaygın, daha geliştirilebilir ve öğretilebilir olduğunu öngörmektedir. Bunun nedeni, yılmazlığımızın temelinin yalnızca inançlarımızda ve değerlerimizde değil, karakterimiz, deneyimlerimiz, değerlerimiz ve genlerimizde yatması, ancak en önemlisi de düşünce alışkanlıklarımızda yani geliştirip değiştirebileceğimiz alışkanlıklarımızda yatmasıdır.

Kapsamımızı genişleterek grupların yılmazlığını ele aldığımızda karşımıza inceleyeceğimiz  yeni temalar da çıkmaktadır. Bunlardan en önemlisi, güven ve işbirliğininkritik rolü ve insanların gerektiğinde işbirliği yapma kabiliyetidir.

Bunun yanı sıra çeşitlilik yılmazlık bağlamında oldukça önemlidir ve yılmazlıkla bağlantılı en önemli faktörlerden biridir. İster mercan kayalıklarının bioçeşitliliği olsun, ister sosyal bağlamda bir grubun bilişsel çeşitliliği, bir sistemi oluşturan parçaların çeşitliliğini arttırmak bozulmaya verilecek gizli ve hazır yanıtların en kapsamlı hale gelmesini sağlar. İşin püf noktası, bu çeşitlilik ile farklı şartlar altında bu çeşitli unsurların birbiriyle işbirliği yapmaya devam etmelerini sağlayacak mekanizmalar arasındaki dengeyi yakalamaktır.

Güçlü sosyal yılmazlıkların bulunduğu yerlerde güçlü toplulukların da bulunduğu tespit edilmektedir. Burada kastedilen güç zenginlik değildir. Yılmazlık yalnızca bir toplumun kaynaklarının bir işlevi değildir, ayrıca yalnızca toplulukların resmi kurumlarının gücü ile de şekillenmez. Bunun tersine, yılmaz nitelikteki toplulukların bozulmalarla mücadele etmek ve bozulmaları gidermek için köklü bir güvenin duygusunun söz konusu olduğu gayrı resmi ağlara başvurduğuna tanık oluyoruz. Yılmazlık oluşturmak amacıyla gösterilen tepeden inme çabalar genellikle başarısız oluyor; ancak aynı çabalar insanlar arasındaki gündelik ilişkilere samimi bir şekilde dahil edilirse yılmazlık oluşturma şansı da yakalanmış oluyor.

Son olarak, yılmaz bir topluluk ya da organizasyonla karşılaştığımızda, neredeyse istisnasız olarak bu topluluğun ya da organizasyonun merkezinde veya merkezine yakın bir konumda çok özel bir lider türe de rastlandığı gözlemleniyor. Genç ya da yaşlı, erkek ya da kadın bu dönüşümsel liderler,sıklıkla sahne arkasında olmak üzere, sistem bileşenleri arasında bağlantı kurulması ve farklı ağlar, bakış açıları, bilgi sistemleri ve gündemlerin tutarlı bir bütün haline getirilmesinde hayatî bir rol oynuyorlar. Süreç içerisinde bu liderler uyumlu yönetişimi, yani resmi ve gayrı resmi kurumların bir krize işbirliği içinde müdahale edebilmesini teşvik ediyorlar.

İnançlar, değerler ve düşünce alışkanlıkları; güven ve işbirliği; bilişsel çeşitlilik; güçlü topluluklar, dönüşümsel liderlik ve uyumlu yönetişimden oluşan bu öğeler, sosyal yılmazlığın üzerinde geliştiği ekosistemi oluştururlar. Bu öğeler bir arada değerlendirildiğinde, topluluk ve organizasyonlarla bunların üyesi bireylerin yılmazlığını güçlendirecek yeni yollar hakkında fikir edinmemizi sağlamaktadırlar.

Yılmazlık kavramı;

iş planlamasından (Kurumsal stratejimizi öngörülemeyen durumlarla başa    

çıkacak şekilde nasıl şekillendiririz?)

sosyal kalkınmaya (“Risk altındaki bir topluluğun yılmazlığını nasıl

güçlendirebiliriz?),

şehir planlamadan (“Afet anında şehir hizmetlerinin kesintisiz çalışmasını

nasıl sağlarız?)

ulusal enerji güvenliğine (Sistemde karşılaşılacak kaçınılmaz şoklarla mücadele

etmek için doğru enerji kaynakları ile altyapıyı nasıl bir araya getiririz?),

önemli meseleleri yeni baştan görmemizi sağlayan güçlü bir lenstir.

Bunların tümü her birimizi ilgilendiren bir durumu etkiler: kendi durumumuzu.

(“Yaşamın kaçınılmaz zorluklarıyla karşılaştığımızda

kendi kişisel yılmazlığımızı nasıl sağlarız?).

Bu alanların tümünde, yılmazlık bizi başarısızlık olasılığını, hatta gerekliliğini ciddi bir şekilde değerlendirmeye ve insan bilgisi ve öngörüsünün sınırlarını kabul etmeye iter. Tüm yanıtları bilmediğimizi, şaşıracağımızı ve hata yapacağımızı varsayar. Biz arzu edilen bir hedef olarak onu burada gösterir ve savunurken, sistemlerin özelliklerinden biri olan yılmazlık her zaman kendi içinde bir erdem değildir: Teröristler ve suç örgütleri de genellikle yukarıda belirtilenlerle aynı nedenlerden ötürü yılmazlık niteliğine sahiptir. lmazlık üzerine “iyi” insanlardan öğreneceğimiz kadar “kötü” insanlardan da öğreneceğimiz çok şey vardır.

Yine de, yılmazlık anlayışı bizi basit anlamıyla belirsizliğe ve riske karşı savunmaya geçmeye çağırmaz. Bunun yerine, uyum sağlamaya, çevik olmaya, işbirliğine, bağlantıya ve çeşitliliğe teşvik ederek bizi dünyada farklı bir var olma biçimine ve dünya ile daha derin bir ilişki kurmaya götürür. Bir sonraki krizde hayatta kalma şansımızı güçlendirmek önemlidir, ama yılmazlığın tek yararı bu değildir.

Burada küreselleşme hakkında da bir yorum yapmamız gerekmektedir? Küreselleşme, tüm faydalarına rağmen, dünya genelinde akıl almaz yoğunlukta ve birbirine bağlı ağlar oluşturarak, bir uçtan diğer uca her tür varlık arasındaki gizil bağımlılıkları arttırmış ve çoğu zaman da uyum becerisinin daha hızlı kaybedilmesine neden olmuştur. Küreselleşme genellikle kaynak çıkarma veya tüketme gibi tek bir değişkeni optimize etmemize, ayrıca söz konusu optimizasyona ilişkin çevresel geribildirimi erteleme veya gizlememize olanak tanımıştır. Küreselleşme aynı zamanda, milisaniyeler içinde gerçekleşen finansal işlemler, uzun yıllar içinde gelişen sosyal normlar ve normal şartlarda bin yıl süren ekolojik süreçler gibi tamamen farklı süreçlere sahip sistemler arasında da bağlantı kurmaktadır. Bu etkileşimler sıklaşıp etkileri büyüdükçe, tıpkı bozulma meydana geldiğinde kişisel yaşamlarımızda, topluluklarda, kurumlarda ve çevrede yaşayacağımız acı gibi bozulmanın muhtemel kaynakları, hızı ve sonuçları da aynı oranda büyür.

SÜRDÜREBİLİRLİK ve YILMAZLIK

Sürdürülebilirlik yoluyla insanlık ve gezegenimiz arasında kapsamlı bir denge kurulması, hem takdire şayan, hem de tartışmasız kabul gören bir hedef olarak karşımıza çıkmıştı. Ancak, sürdürülebilirlik pratik bir ilke olarak ömrünün sonuna yaklaşmış olabilir artık. Bu aslında kısmen doğal bir durum: Birçok fikrin bir sosyal ömrü ve yarı ömrü vardır ve 40 yıllık bir düşünce olan sürdürülebilirlik hareketi diğer hareketlerden çok daha uzun süre dayanmıştır. İlk zamanlar “sürdürülebilir” olarak kabul edilen kavramlar aralıksız olarak o kadar genişlemiştir ki artık belki de anlamsızlık noktasına ulaşmıştır.

Bence daha da ciddi olan şudur ki, sürdürülebilirlik iki konudan muzdariptir: Birincisi, tek bir denge noktası bulunması amacının mevcut birçok doğal sisteme aykırı olmasıdır yani muhafaza edilen bir durgunluk değil sağlıklı bir dinamizm yaratmak amaçlanmalıdır. İkincisi de, giderek daha fazla yaşadığımız bozulmalara karşı sürdürülebilirlik tarafından önerilen pratik mücadele yöntemlerinin sayıca az olmasıdır. Öte yandan, yılmazlığa dayalı bir anlayış daha geniş, daha dinamik ve daha güncel fikir, araç ve yaklaşımlar sağlayabilir. Oynaklık ve belirsizlik durumu hakim kalmaya devam ettikçe, yılmazlığa dayalı anlayış da yakın gelecekte sürdürülebilirliği geliştirecek veya tümden sürdürülebilirlik rejiminin yerini alacak bir konuma gelebilir.

Bunun nedenini bilmek istiyorsanız, aşağıdaki deneyi bir inceleyin isterseniz:

Büyük bir küresel bozulma konusunda endişeli bütün insanları bir araya getirdiğimizi hayal edin. Diyelim ki bu küresel bozulma geri dönüşü olmayan bir iklim değişikliği olsun ya da gelecekte karşılaşabileceğimiz büyük krizlerden biri de olabilir. Bir araya gelen bu insanları tek bir otomobile yerleştirelim, mecazi anlamda tabi ki. (İklim değişikliğine inanmayan ya da çok büyük bir sorun olduğunu düşünmeyen kesimi hariç tutalım.) Şimdi otomobili bir uçuruma doğru gönderelim, burada uçurum geri dönüşü olmayan bir iklimsel nokta olsun.

Otomobilin yolculuğunun başında, otomobildeki bir grup otoriteyi eline alacaktır: bunlar risk azaltma (mitigationist) safında olanlar olacaktır. “Geri dönün!” diye bağırırlar. “Frene basın! Ya da en azından ayağınızı gazdan çekin!” Otomobilyolculuğunun bu noktasında, yapılması gereken de doğru davranış sanırım budur.

Ancak, bu ilk grubun çağrılarına aldırış edilmezken, otomobil frene basılsa bile köşeden kayma olasılığının olduğu bir noktaya yaklaşır. Bu sırada başka bir grup üstünlüğü ele alacaktır. Bunlar risk uyumu (adaptationist) safındadırlar. “Hava yastıkları ve paraşüt yapsak daha iyi olur” derler, “çünkü istesek de istemesek de eşiği aşma ihtimali var”.Yukarıda olduğu gibi, yolculuğun bu noktasında savunulacak ahlaki ve doğru bir davranış söz konusudur.

Genelde, bu iki noktanın ortasında en iyi yolun tehlikeyi önlemek olduğunu düşünenlerle sonrası için hazırlanmak isteyenler arasında – bazen kuşaklararası nitelikte – bir geçiş süreci bulunur. Önce, azaltmadan yana olanlar uyumdan yana olanları havlu atmakla ve yenilgiye boyun eğmekle, daha sonra ise uyumdan yana olanlar azaltmadan yana olanları zamanı boşa harcamak ve kaçınılmazı durdurmaya çalışarak kaynakları yanlış yönlendirmekle suçlar.

Genel anlamda konuşursak, günümüzde sürdürülebilirlik hareketi, bir müddet (haklı olarak) risk azaltmayla meşgul olmuştur. Yine de geri dönüşü olmayan her türlü küresel değişimler yaklaştıkça, uyuma yönelme olmuş ve bu yönelimle yılmazlığa daha çok odaklanılmıştır. Bu yönelim yalnızca sürdürülebilirlikte değil aynı zamanda küresel ekonomiden halk sağlığına, fakirliğin giderilmesinden kurumsal stratejiye gelecekte risk teşkil edebilecek önemli alanlarda söz konusudur.

Bu, ümit etmeyi bırakmalıyız ve her felaketi kaçınılmaz kabul etmeliyiz anlamına gelmez. Aksine, yılmazlık çerçevesi, azaltma konusunda farklı ve tamamlayıcı bir yaklaşımı önerir: Kurumlarımızı yeniden tasarlamalı, topluluklarımızı cesaretlendirmeli, yeniliği ve deneyleri teşvik etmeli, sürprizleri ve bozulmaları savuşturmaya çalışırken bile insanlarımızı sürprizlere ve bozulmalara karşı hazırlıklı olmaları ve bunlara başa çıkmaları konusunda desteklemeliyiz. Bunun karşılığında ise daha uzun vadeli dönüşümü kucaklamak için zaman kazanırız; önceki metafora devam edecek olursak bunu hem içinde bulunduğumuz otomobil hem de yaklaştığı uçurumun toptan yeniden icat edilmesi olarak düşünebiliriz. Örneğin, otomobile kanat taktığımızda bağlam o kadar değişir ki fren ya da paraşüte ihtiyaç duymayız.

Giderek artan karmaşıklık ve kırılganlık, çok çeşitli sosyal ve politik tepkileri de tetiklemiştir. “İkarus” grubu olarak adlandırabileceğimiz bazı düşünürler, bize insanlığın ayak izini azaltmamızı, yavaşlamamızı, basitleşmemizi ve yerel bağlamda düşünmemizi öneriyorlar. Örneğin, bu gruptaki İngiliz ve Amerikalı aktivistler, “Geçiş Şehirleri” olarak adlandırılan, küresel petrol kaynaklarının beklendiği üzere ani bir şekilde son bulmasına ve beraberinde aynı hızla gerçekleşecek olan ani iklim değişikliğini atlatmak üzere tasarlanan topluluklar kurmayı planlıyorlar. Stratejileri, arka bahçede çiftçilikten yerel enerji üretimine kadar çeşitli yollarla topluluğun hidrokarbona bağımlı ekonomiye bağımlılığını azaltmaya yönelik olarak tasarlanmıştır. İkarus grubundaki birçok kişi için yaklaşan çöküş korkulacak bir şey değil, aksine kucaklanması gereken bir şey; çünkü “böyle bir çöküş daha dengeli, daha az tüketici ve daha ödüllendirici bir yaşam biçimini getirecek” diyorlar.

İkarus’u destekleyenler, daha küçük ölçekli bir hayata dönüşü desteklerken, “Görünen Kader” (Manifest Destiny) grubunun üyeleri ise geriye dönmenin imkansız olduğunun ve kaçınılmaz sorunlarla başa çıkmanın yolunu  bulmak zorunda olduğumuzu ileri sürüyorlar. İyi ya da kötü, yeryüzünde bulunan milyarlarca zengin ve müsrif insan, bu insanların arasına katılmak için çaba harcayan milyarlarca fakir insan ve insanlar ordusunu sayıca daha da şişirecek henüz doğmamış milyarlarca insandan oluşan insanoğlunun gezegeni yönettiğini ve kaynakların istismar edilmesinin kaçınılmaz olduğunu savunuyorlar. Bu grubun üyeleri bunun sıkıntılı bir durum olduğunu kabul ederken, bu zorlukların aynı zamanda yeni ve daha verimli yenilikleri teşvik edeceğini, bunların çoğunun zaten ortaya çıkmaya başladığını ve bizi nihayetinde yeryüzüyle dengeye kurmaya yakın bir konuma taşıyabileceğini ileri sürüyorlar.

Yani yapmamız gereken gezegen üzerindeki sorumluluğumuzu kabul etmek ve elimizdeki teknolojik araçları kullanarak dünyamız üzerindeki kaçınılmaz etkimizi azaltmak olsa gerek. “Daha küçük olamayacağımıza göre daha akıllı olmalıyız” diyebiliriz. Tabii aklımızı ne yönde ve kimin çıkarı için kullanacağımız belki de cevap vererek yola çıkacağımız ilk soru olmalı…

İlkokulda bir öğretmenim zekanın tanımı olarak “adapte olabilme” yeteneği demişti… Sanırım yine dönüp dolaşıp gelebildiğimiz yer ilkokulda öğrendiklerimiz.. Bütün bu değişimler ve yeniden tasarlanan yaşam tarzları içinde mühim olan yaşamda asıl amacımızı iyi belirlemek ve bütün bu dışsal etkilere rağmen o asıl amacımızı yerine getirmek için gelişen koşullara belli bir yere kadar direnmek ama eşik aşıldığında da yeni oluşan dışsal etkilere yaşam amacımıza en uygun ve etkin şekilde adapte olabilmek… Yediğimiz bütün darbelere, kaybettiklerimize, korkularımıza, endişelerimize hatta umutsuzluklarımıza rağmen sahip olduğumuz o biricik hayatı kendi tercihlerimize uygun değerlendirebilmek için yılmadan hayata sarılma ve tekrar tekrar başarmak için stratejiler geliştirip eyleme geçmek için kendi çözümlerimizi belirlemek sanırım sahip olduğumuz en değerli hazinemiz

Umudumuzu kaybettiğimiz anlarda yeniden kalkıp, zıplayıp bitmek bilmeyen bir enerji ile hayata tekrar sarılabilmek için reflekslerimizi ve stratejilerimizi bugünden geliştirmemiz, daha susamadan su çekeceğimizi kuyuları açmamız, acil olmadan önemli konulara eğilmemiz gerektiği yılmazlık kavramının bize hatırlattığı temel düşünce kalıpları olsa gerek…