Dünyada güç dengeleri basit bir mantık silsilesine göre evrildiler. Buna göre şu anda 3. evrim sürecini yaşıyoruz. Şöyle:
- Bilmezler, yapmazlar
- Bilmezler, yaparlar
- Bilirler, yaparlar
Dördüncü evrilme sürecine doğru ilerlediğimizin en büyük kanıtı küresel ısınmadır. Kabaca küresel ısınmanın maddi olarak %25 oranında sorumlusu olan Amerika, bu soruna karşı yirmi yıllık bir süreci kapsayan politikaları “gereğince” ulusal önlemlerin ötesine geç(e)memektedir. Bindiğimiz alamet vasıtasıyla gittiğimiz kıyameti adlandırmak gerekirse birkaç on yıl sonra, dünyaya egemen güçler törenle “bilirler, yapamazlar” evresine teşrif edeceklerdir. Yani, yüzyıllar önce dünyaya hükmedebilmek birincil amaç iken, artık dünyaya hükmedenlerin ardına takılıp takılmamak bireysel boyutta idealistlik-realistlik şeklinde iki kutup haline dönüşmekte, mevcut sistemi kabullenenler “bindik bir alamete” vaziyetinde dördüncü evrilme sürecine doğru yuvarlanıp gitmekte, “diğer grup” ise ikilemler arasında boğuşup kendi entellektüel dünyası içinde düşünce ve davranış tutarlılığını sağlamaya çalışmaktadır.
Bu evrilme sürecinin topluma yansıması gerçekten ciddi bir kaostur. İnsanoğlu, çeşitli güçlerin egemen olduğu dünyada uzunca bir süre çözüm odaklı yaşamış ve sorunları çözmeye yönelmiştir. Ancak asıl sorunun, sorunları tanımlamak olduğunun farkına varınca da buna yönelik toplumsal ve yönetsel girişimler ortaya çıkmış, bütün bunlar globalleşme dediğimiz süreci hızlandırmıştır. Birey özelliklerini ön plana çıkarırmış gibi yapan bu sistem, aslında tamamıyla kendine güvendiğini zannedip “Nasıl CEO olunur?”, “Para kazanmanın 217 altın kuralı” türünden, fazla pratik girişimlere kendini kaptırmış sistem elemanları yetiştirmiş, yetiştirmektedir. Rönesans döneminde masasına oturup “dünyayı düşünen” devasa vizyonlar sahibi burjuvalar, artık yerlerini özelleşmiş 10. dereceden torunlarına bırakmıştır. Sir 11. William Shakerstone, Orta Asya’da zayıflayan teknolojik yaratıcılığın nasıl Avrupa lehine dönüştürülebileceğini hesaplarken Mr. William Shakesbury, çalıştığı uluslararası şirketin İngiltere-Manchester ofisinde, doğu bölgesinden geçen ay gelen deterjan satış rakamlarındaki %5’lik düşüşün nedenlerini araştırmaktadır.
Bütün bu sistem yapısının çarkları arasında dönüp duran entellektüel bünye, yavaş yavaş üretimin kendisi ile değil, üretimin düşüncesi ile kafayı bozmakla yetinmekte ve yeni nesil entellektüel insanın yaşamı, sürekli Norah Jones çalan bir cafe işletmekle birtakım dünyevi işler arasında kaybolup gitme arasındaki ince çizgiyi belirleyen zor kararlardan oluşan bir sürece indirgenmekte. Kritik karar değişkenlerini şöyle sıralayabiliriz:
- Entellektüel bakış açısının gerekçelendirilmesi
- Entellektüel tanımı
- Entellektüalite başarı ölçütleri
- Ruh sağlığı geri bildirim mekanizmaları
Yani:
- Ne işin gücün var bu işlerle?
- Sana da entel mi deniyor şimdi?
- Ne biçim entelsin sen?
- Entel dantel işlere girip delirdin mi?
Başladığım yeri 360 derece döndürüp başka bir konuya atlar gibi yaparken, aslında kendimi nedensel açıdan tatmin etme sürecini tamamlamış olursam; entellektüel insan, sık sık yeni arayışlar içine girmekte, geçmişte iz bırakmış kişilere özlem duymakta ve “Neden?”, “Nesini?”, “Ne kadarını?” tarzındaki sorulara cevap bulma arayışı içinde kaybolmak üzereyken, şahsen benim birçok kararımda benimsediğim, ancak işletme körlüğü nedeniyle zaman zaman unuttuğum bir yaklaşımla “Su yolunu bulur” diyerek silkinmeli ve kendine gelebilmelidir. İşte tam burada, az önce bahsetmiş olduğum “idealistlik” kutbundan uzaklaşıp “realistlik” kutbuna yaklaşmıyor, hatta bu kutupların varlığını kabul etmiyor, ama bir orta yol bulmaya çalışıyorum. Bakış açısını biraz daha somutlaştırmak adına bir örnek ile açıklarsam; Cem Eroğlu, Taner Timur, Korkut Boratav, Ali Ekber Doğan, Barış Ünlü, Ayhan Yalçınkaya, Onur Karahanoğulları, Alev Özkazanç, Faruk Alpkaya, Metin Özuğurlu, Sinan Kadir Çelik ve Ömür Sezgin tarafından derlenen ve Marx’ın dünyaya bakış yöntemini içeren “Marksizim ve…” isimli kitabın ön sözünü hatırlamakta fayda var:
“Dünyayı yorumlamak” ve bunu, Marx’ın bize miras bıraktığı, onu izleyenlerin geliştirdikleri yöntemi ve bilimsel bulguları kullanarak gerçekleştirmek… Öncelikle kapitalizmi, genel olarak da dünyayı, eleştirel bir yorumdan geçirerek kavramakta, hem yöntem hem içerik olarak Marx’ın ve onu izleyen çok sayıda Marksist düşünürün, bilim adamının katkıları olmasaydı günümüz dünyası ne halde olurdu? Soruya sağlıklı bir yanıt olması bakımından, bu katkılar, örneğin toplumların, özellikle de kapitalizmin içsel anatomisini, gelişme dinamiklerini, eğilimlerini, yasalarını ortaya koydu, koymaya da devam ediyor.
Marx’tan günümüze gelen değerli mirasın ana gövdesi, geçmişi ve bugünüyle dünyayı eleştirel bir bakışla anlamayı ve yorumlamayı içeren katkılardan oluşuyor. Öte yandan biliyoruz ki, bu katkılar on birinci tezde ifade edildiği gibi “dünyayı değiştirme”nin kendisi değildir; belki değiştirmenin önkoşuludur; o kadar.”
Dünya literatürüne “sakallı” olarak geçmiş ve ilginçtir, “Sakalımız yok ki bizi dinlesinler.” lafına uyup uymadığı belirsiz olan Marx, dünyaya “bakan” entellektüellerden sadece biri olarak arkasından kitleleri sürükleyen son entellektüellerden de biri olmuştur.
Dünyanın, ya da özel isimle Dünya’nın, 1/6.5 milyarlık insan kısmını temsil eden biri olarak, kimsenin yaptığı işe diyeceğim yok. Zaten herkesten Dünya’yı değiştirecek şeyler beklemek, ütopya kavramının sınırlarını zorlamak olurdu. Yukarıda uydurduğum William Shakesbury’nin çalıştığı uluslararası şirkette yaptığı rutin işlere benzer örnekler, benim günlük olarak yaptıklarım içinde de mevcuttur. Hatta herkes için biraz geçerlidir bu durum.
Tüm bunların arasında endüstri mühendisinin işi nedir ki? Bir endüstri mühendisi, değişen dünyada değişen faktörleri belirlemede ne gibi bir rol üstlenebilir ki? Endüstri mühendisliği, hani şu ne olduğunu sorgulama sürecini aşamamış, insanlara da yaptığı işi anlatamayan acayip bir meslek değil miydi? “Klasik endüstri mühendisleri”, önlerine konulan ve adında “verimlilik, optimizasyon, planlama, vb” kelimeleri içeren problemleri çözmekle yükümlü garip insanlar değil miydi? Peki itiraf ediyorum, ben, o “Klasik Endüstri Mühendisi” tanımına pek uyan biri değilim. Endüstri mühendisi sıfatıyla edindiğim bir buçuk yıllık deneyim, beni basit bütçe hesaplamalarıyla saatlerce uğraşmak gibi en basit işlerden, bir ülke için ilk olacak ve binlerce insanın hayatını etkileyecek projelerin en karmaşık stratejileri hakkında kafa yorma gibi sorumluluklara varan geniş bir yelpazeyle karşı karşıya bıraktığına göre, herhalde endüstri mühendisliği gerçekten de o kadar kolay tanımlanabilir bir meslek değil ve aslında endüstri mühendisleri için yapılacak en yanlış şey de, onların yaptığı işi tanımlamaya çalışırken, aslında yapacakları şeyleri de göz ardı etmek olsa gerek.
“Başkalarından adaptasyon” ve benzeri becerilerim de olmadığı için, çoğu zaman endüstri mühendisliği eğitimi aldığım dönemde, insanların dersler arasındaki koşuşturmalarına, muhtemelen normalin üstündeki rahatlık düzeyimin de etkisiyle “Ne yapıyor bu insanlar?” diye baktım. Eğitim hayatım boyunca endüstri mühendislerine giydirilen planlama mühendisi, üretim mühendisi, vb. klasik ünvanlara kendimi uyduramayacağımı anlayınca, ilk olarak bir vizyon güncelleme devrimine gittim. Vizyon devriminden farkı, yaşım gereği sarsıcı olarak değişen dünyevi şartlara göre kendime yeni bir vizyon belirlemek, vizyonumu modifiye etmek ve bunları yaparken zor da olsa idealizm sınırlarını ihlal etmemeye çalışıyor olmamdı. Üstelik bütün bu süreçler boyunca da temel kriter olarak “mümkün olduğunca fazla kriter” öğesini elimde döndürdüm durdum. Ve kendimi bulduğum yer, Ercan Erkul (EM ’78) hocamın deyimiyle, bir “overlokçu” kimliğiydi. Biraz anlam da katarsak, işin özünü yapmaktan çok zevk almayan, farklı yönlerden aynı anda bakmaktan büyük haz duyan, özellikle özelleşmemeye özen gösteren bir kimlik… Yoksa aslında “Klasik Endüstri Mühendisi” böyle mi olmalıydı? Ya da benimki sadece ideallerdeki anlayış mıydı? Belki de ODTÜ’nün ve bağlantılı olarak üniversite eğitiminin bana kattığı en önemli şey, işte bu hiçbir şeyden emin olmama ve de her şeyi olabildiğince sorgulama kısmıydı. İnsanların neden birbirine “hocam” diye hitap etmesini sorgulamak ve bunu insanlara mantıksal bir çerçeveyle açıklayarak, en azından saygı duyulmasını sağlamak, ODTÜ’yü ODTÜ yapan doğal ortamın nasıl bir duygusal bağ kurularak oluşturulduğunu ve bu bağın elli yıl devam etmesi mucizesinin kalıntılarını yeni nesillere aktarmak, ODTÜ’de yalnızca öğrenim görmemiş, aynı zamanda ODTÜ’de yaşamış biri olarak, bu yaşam alanının içinde bulunmanın dahi sizi nasıl bazı konularda taşın altına elini sokmaya zorladığını ilk önce kendi benliğinizde açıklamak, bazı hocaları efsaneleştirirken, aslında nasıl kendinizi yeni bir yaşam felsefesi ile hesaplaşırken bulduğunuzu farketmek ve diğerleri… Bütün bunları analitik olarak ODTÜ’lü olmaya ve endüstri mühendisi bakış açısına sahip olmaya bağlamaya çalışmak… Kendini zorlamanın, aslında tüm yüzeysel kalıplara ters düşecek bir şekilde olumlu yanlarının olduğunun farkına er ya da geç varmak…
Bir buçuk yıllık bir endüstri mühendisi olarak “TecrübEM”in, insanları yönlendirecek kadar zengin olmadığının farkında olmakla birlikte, farkında olduğum ve çok önemsediğim bir şey var ki, o da artık üniversite eğitimi almış olan insanların yönetebilme motivasyon ve kabiliyetlerinin enformasyon çağı, global dünya, kapitalist düzen, adına her ne derseniz deyin, 21. yüzyılda toplumların ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan gelişmesinde ve daha “iyi” bir dünya için herkesin düşüncelerini optimize etme konusunda çok ciddi bir katkısı olacağına inanmam. Yaninin yanisi, entellektüel düzeyini artıracak insanların sayısının dünyadaki gelişen teknoloji, artan ve kolaylaşan iletişim yöntemleri ve bunların sonucu olarak ortaya çıkacak çok kültürlü bir dünya ile artacağı varsayımına dayanarak, çözülmesi gereken ve belki de insanoğlunun çözemeyeceği tek problem olarak kalacak olan “Dünya’yı anlama”nın öneminin daha da artacağına daha çok inanıyorum. “Dış mihraklar” diye geçiştiriverdiğimiz, aslında düşündüğümüzden çok daha karmaşık ve belki de masum bir yapıya sahip olan dünya düzeni, her ne kadar bizi “Dünya’yı anlama” vazifesinden alıkoymaya çalışıyorsa da, modern tabirle “fark yaratmak” olsa olsa bu yoldan geçiyordur. Endüstri mühendislerine bütünsel anlamda böyle bir misyon yüklemek, Dünya’yı anlama konusunda fark yaratma meselesine getirilecek yeni bir paradigma olabilir mi? Tabii eğer gerçekten böyle bir amaca sahipsek.
Tüm bunlara bir sonuç eklemek gerekirse; kısa, öz ve net olarak kendimde söz söyleme ve mevcut durumunu değiştirme hakkı gördüğüm tek şey, insanların Dünya’yı anlama çaba ve motivasyonlarıdır. Tarih, felsefe, dil, edebiyat, vb. altyapıları almış ve çevresinde olup bitenlerle “über” ilişkiler kurabilecek insanlar olmalıdır en azından okumuş-yazmış olanlar. Kendini Dünya’ya kaptırırken, en azından kaptırdıklarının çetelesini tutabilmeli, az da olsa ne yaptığının, ne yapmakta olduğunun ve ne yapmak istediğinin farkında olabilmelidirler. Pilot meslek olarak birileri de endüstri mühendislerini seçse, biz de hevesle uygulamaya başlasak…
İyi bir başlangıç noktası olabilir mi? Neye başlıyoruz?
Gencer Özkazman
2006 yılında ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nden mezun oldu.
Halen ODTÜ Teknokent’te, Hemosoft Bilişim’de proje geliştirme mühendisi olarak çalışmakta ve aynı zamanda ODTÜ’de Bilim ve Teknoloji Politikası Çalışmaları yüksek lisansına devam etmekte.
Bilgi ve ilgi alanları doğrultusunda ekonomik ve teknolojik gelişme, “politics” ve “policy” olmak üzere politikanın farklı alanları, inovasyon konularında da hem akademik hem de sosyal faaliyetlerini sürdürmekte.
Ayrıca farklı müzik türleri, sporun birçok dalı, bağımsız sinema, deneysel yazı ve hayvanlara da zaman ayırmaktan geri kalmamakta.
