İçeriğe geç

“Sanma Ki Şu Son Üç Saatte Hiç Kimse Ya Da Birisiyim(1)”

Kategori: TecrübEM

Paris’in yeraltından on dört metro, beş tane de tren hattı geçiyor. Şehir x metrekare, İstanbul’un şu kadarı Ankara’nın bu kadarı. Metrolar ortalama y hızla hareket ediyor ve her istasyondan ortalama/tahmini iki dakikada bir metro geçiyor.

Ve bu metrolar çarpışmıyor.

Ve ben bu güzel yöneylem araştırması probleminin kenarından değil, içinden geçiyorum, alelade bir yolcu olarak.

Biraz geriye dönelim. Malum, mutlu sona ulaşmak için dere tepe düz gitmek gerekiyor biraz.

Yaş 9- Denizli’deyim. İlkokul öğretmenim kesinlikle avukat olmam gerektiğini söylüyor, çok sıkı tartışmacı/savunmacı/ikna ediciymişim. Çevremdeki diğer büyüklerse, avukatların kafalarının fena çalışmadığı için sosyalci olduklarını söylüyor.

Yaş 14- Yüksek yüksek hedeflerim var; liseyi Ankara Fen Lisesinde okuyacağım, üniversiteyi yurtdışında, sonrasında gezeceğim göreceğim, artık gerisi ne olursa.

Yaş 16- Ankara Fen Lisesindeyim. Üniversiteyi yurtdışında okumak istiyorum ama ne yapılır nasıl yapılır bilmiyorum, öğrenmek için çok çaba sarf ettiğim de söylenemez. 5.00 (beş sıfır) ortalamam var, ama kendimi ait hissetmiyorum. Hayatımı yaşamayı liseden sonrasına erteliyorum.

Yaş 17- ÖSS’de fena sayılmaz bir derece alıyorum. Sosyal bilimlerden herhangi bir dalda okumak istiyorum. İçinde insan olan, toplum olan, yorum getiren, uzlaşmak için araştıran bilimlerde/sanatlarda eğitim almak, böyle yapmayı seçen insanlarla beraber olmak istiyorum. Ama bunu dile getiremiyorum. “Geçici bir heves- ateşe atma kendini- sonra çok pişman olursun- önce para kazandıracak bir şey oku sonra ne yaparsan yap!” diyorlar. “Ortalama sayılabilir özel üniversitelere de gitme, yurtdışı üniversitelerle bağlantıları var ama onlar da hep vasat üniversiteler!” diyorlar. Rehberim Hakan Abi, İstanbul’a git diyor açık kapı bırakarak; ama olmaz, aşığım o sıralar, Ankara’dan başka yer olmaz.

Yaş 18- ODTÜ Endüstri Mühendisliğindeyim, mühendislikler arasında en insanla alakalı olan bölüm olduğunu sanıyorum. Calculus/Fizik/Kimya derslerindeyim. Yeni bir şey öğrenmiyorum? Sürtünmeyse bana mı sürtünme? ÖSS bitti benden bu kadar. Kendimi hiç ama hiç ait hissetmiyorum. “Entel” takılıyorum dolayısıyla yalnız sayılırım bölümde. Sahi, üniversiteye de geldim, ben neden hala istediğim şeyleri yapamıyorum!

Yaş 19- “I’m losing my favorite game”. Derslerden geçemiyorum!

Yaş 19,5- Sınıfta kalıyorum.

Yaş 20- Endüstri mühendisliği derslerine başlangıç. Yöneylem araştırması; elimdeki kaynakları şu amaca göre en verimli nasıl kullanırım? Eyvallah fena değil. Ama bu biraz 4 işlem biraz analitik? Neyse sorun değil. Ve ilk ödev. Excel’e sayıları giriyorum, fonksiyonu giriyorum, sonuçları analiz ediyorum. Burada çok bir sorun yok. Ama bu kez soyut sonuçlar vermiyor işlemler. Sorular ve cevaplar gayet hayatın içinden. Misal bir fabrikanın üretim değerlerinden, harcanan paradan, çalışma sürelerinden, işçi sayısından bahsediyoruz. Korkuyorum? Ben fen lisesini bir fabrikanın hesaplarını yapayım diye okumadım! İlim irfan mı mühendislik adı altında başkasının parasının hesabını yapmak mı? Bir mühendisle bir işçinin arasındaki tek fark, birinin mavi yakalı diğerinin beyaz yakalı olması mı sahi? Zira ikisi de canını dişine takıp çalışıyor hırsla ve hızlı bir tempoyla, kendileriyle alakalı olmayan malzemeler ve paralarla! Sistemin çarklarını döndüren yağ damlası bile değil de (zira onun karakteri var), değiştirilebilir dişli gibiyiz anlaşılan. Birbirinin aynı. Dönen duran, döndüren duran. O olmazsa yerine başkası olan.

İlk stajımı yapıyorum bunun üstüne. Toyota Üretim Fabrikası, Üretim Planlama ve Kontrol Departmanı. Her şey harika. “Abi Japonlar yapmış!” Ama deli olur insan o rutinde, o fabrikada, o ofiste. Her sabah otobüslerle yedide işe gidiyoruz, sekizde zil çalıyor işe başlıyoruz, yüz kişi aynı ofiste çalışıyoruz? Günde altı yüz araba üretiyoruz? Ee üretin, ama bu bende bir “biz” duygusu yaratmıyor? “4 yanımda 4 kişinin 4 yanında, aman dizilmişiz petek şeklinde- suyun en üstündeki damla gibi- ayağımızda bin kilo(2)  İnsanın doğasıyla ve kendisiyle alakalı olmayan şeyler için böyle hırs, böylesi kendini adama, ileride harika bir fabrikada çalışabilmek (son’a “ermek”) için/seçilebilmek için derslerine sıkı sıkı sarılma, CV doldurmaca için business kulüplerine girme… bana göre değil. Yapabilen ve kendinde bir şey bulan yapsın. Ama ben kendimde bunlara dair hiçbir şey bulmuyorken, kukla olmaya/çoğunluğun yaptığını taklit etmeye devam edemem.

Üniversitede gözlerim daha iyi görmeye başladı, çünkü bu kez herkes aynı yere doğru  koşmuyordu. Öncesinde ÖSS’ydi önümüzdeki tek engel, koşan koştu, sonra bölümlere dağıldık, benim sevdiğim bölümlere geride kalanlar girdi, benim sevdiğim şeyleri başkaları yaparken ve ben ileride para kazanabilmek için, ama sevmediğim şeyler için, çalışmak zorundayken, nasıl mutlu olabilirim? İstemediğim şeylere ulaşmak için, o dersleri nasıl, hangi şevkle çalışabilirim? Hayatımın anlamı kalmamışken (hayatımın üniversiteden sonra başlamasını bekliyordum ya), vazgeçmekten başka ne yapabilirim? Vazgeçiyorum.

Yaş 20,5- Yolun yarısı bitmiş, kaldığım birçok bölüm dersi var, artık çoğu şeye inanmıyorum, direnmeyi de bıraktım, aramayı da. Gözümü kapattım sadece yola devam ediyorum, düşe kalka. Umurumda değil. Zira ne kendine güven kaldı ne bir şey. Ölemiyorum bile.

Yaş 21- Dijital fotoğraf makineleri sağ olsun, fotoğrafçılığa sardırıyorum. Bir yarışmada ödül alıyorum, sayesinde aileme “bakın bende cevher var” diyebilip dijital SLR makinelere terfi ediyorum.

Yaş 21,5- Bahar şenliklerini çok sevmişimdir. ODTÜ’deki hayatımda en neşeli artarda dört gün bu günlerdir. Sabahtan akşama, harika ve bölüm dışı arkadaşlarımla çok eğleniyorum. ODTÜ klasiği, sevgili de yapıyorum (**). Mavisakal ve Starsailor ODTÜ’ye geliyor, sahneden fotoğraflarını çekiyorum. Kendimi hiç bu kadar iyi hissettiğimi hatırlamıyorum. Bahar yaz oluyor, yaz sonbahara dönerken, biraz birikmiş param var çalışıp kazandığım, itiraz istemem, “hem anneciğim babacığım yurtdışı tecrübesi de olmuş olacak CV’ye de yazarım!”, Interrail’e çıkıyorum; on altı gün, Yunanistan ve İtalya’yı trenlerle geziyoruz, bir kez daha, kendimi hiç bu kadar iyi hissetmiyorum.

Yaş 22- Neredeyse bütün Endüstri Mühendisliği derslerinde çift dikişim (insan sevmediği dersleri bir kerede alır-geçer değil mi? Neden derslerden kalıp acıyı ikiye katlıyorsun?), 2006-2007- 2008’de mezun olacak öğrencilerin çoğuna onların dönemindeymişim hissini vermişim. Ama Yönetim- Müzik- Sanat derslerimin notlarında A var? Ha bir de, dördüncü sınıfların öğrenci temsilcisi seçilmişim. Harika ve bölüm dışı arkadaşlarım, daha önce hiç öğrenci temsilcisi arkadaşları olmadığını söylüyor. Zira öğrenci temsilcisi profili ve işlevi ODTÜ’de ilk zamanlarından bu zamana epey değişmiş. Bir de 3. ve 4. kat bilgisayar laboratuvarlarında öğrenci asistanlığı yapıyorum. İşte bu iki şeyi, öğrenci temsilciliğini ve laboratuvar asistanlığını, iyi ki yapıyorum.

Dördüncü sınıfın ilk dönemindeyim, eğer hiçbir dersten kalmazsam- ki bu öğrencilik hayatımda sadece birinci sınıfın ilk dönemi gerçekleşmiş bir şey- bu sene mezun olacağım.

Mezun olunca ne yapacağıma dair tek bir fikrim var, LES’e gireceğim, top çekeceğim, Boğaziçi Psikoloji’de Master’a başvuracağım, harika LES sonucuma dayanamayıp bana bir şans verecekler, onları pişman etmeyeceğim. Bir de Aiesec var, uluslararası öğrenci organizasyonu, İngilizce sınavı ve mülakatlar yapıp yurtdışında staj yapabilir öğrenci havuzuna insan seçiyorlar. Ortalamaya bakmıyorlar, daha çok rahat, lider yetenekli ve uzlaşılabilir insanlar seçiliyor. Tam bana göre. Bir sene önce sınavlarına girmişim, grup mülakatında acayip hırslı ve daha önceden tanıdığım iki kızla aynı gruba düşmüşüm ve kaybettiğimi baştan kabul etmişim, dolayısıyla seçilmemişim. Ama bu sene yeniden sınavlarına giriyorum. Grup mülakatı odasında tanıdığım kimse yok. Altı kişiyle aynı odada olacağız ve oturma sırasında köşede kalmamaya dikkat ediyorum. Elime tartışacağımız konunun kağıdı geliyor, beş dakikamız var. Aslen umurumda değil, şansımı denemeye gelmişim sadece. Ama inanılmaz gerginim. Bir dakika düşünüp, “Madem çok gerginsin, gergin değilmişsin gibi rol yap Mehtap!” diyorum kendime. Tiyatroda olduğumu ve herkesin konuşmasına izin veren ve gruba kendini lider seçtiren kimse rolünde olduğumu varsayıyorum. Şov başlıyor, söze ilk başlayan benim, zaten herkesin aklına gelebilecek şeyleri bir bir sıralıyorum ve topu onlara atıyorum, “Siz ne dersiniz arkadaşlar, başka ne alternatifler olabilir?” Gayet kendinden emin ve çevrenin de katkısına açık. Bravo. Sonrasına stajyer havuzunda yerimi alıyorum. Köşede oturanlardan biri de yerini alıyor.

Bundan sonrası hep Aiesec’le staj başvurusu. (LES’ten top çekmedim anlayacağınız, ve fakat aynı sene bir daha Les’e girdim; bu kez adı ALES olmuş ve hatırı sayılır bir puan almışım. Zararı yok, bulunsun).

Detaya girmeden, neden staj yapmayı düşündüğümü açıklayayım. Toyota’dayken çalışanlardan biri, “Yurtdışı tecrübeniz olsun, iş- iyi iş bulmanız çok daha kolaylaşır, seçilen değil, seçen olursunuz!”demişti. Aklıma kazınmış bu laf. İşime de geliyor, çünkü Türkiye’de işe başlamaktan korkuyorum. Sırf para kazanmak için sevmediğim işlere başlamak ve mutsuz yaşlanmak, yaşlandıkça istediğim şeyleri yapmak için çok çabalamadığım ve bu yüzden kaybettiğimle yüzleşmek düşünceleri beni fellik fellik kovalıyor. Bir taraftan da beş yılıma mal olmuş EM okuma tecrübesinin meyvesini alma hevesindeyim. ODTÜ etiketimle yurtdışına gidebilmek, kendi paramı kazanırken gezip görmek isteğim var; “Bari bir işe yarasın kaybettiğim yıllar!” diyorum.

Ne oldu birden tersime mi döndüm? Stajlara başvurmak için CV doldurmak, motivasyon mektubu yazmak falan da lazım zira değil mi? Eğlence yeni başlıyor.

Hayatımın ilk CV’si. Doldur doldurabilirsen. Elimdeki bir- iki örnek CV’den anlıyorum ki şimdiye kadar her ne yapmış olursan ol, ballandıra ballandıra anlatmalısın. Zira sen anlatmazsan, okuyan insan bunu öğrenemeyecek. Mütevazi olmanın seçilmen için dişe dokunur bir faydası yok.  Ne yaptığına/yapabileceğine dair fikri olmadan seni neden seçsin? Güzel de bir formatın olursa okuması da kolay olur, anlaması da. Danışıklı dövüş. En güzeli. CV de tamam, sonra? Sonrası staj havuzundan staj beğenmek. Şehir ve para beğeniyorum, şu paraya şu şehirde yaşayabilir miyim? Amsterdam’da deniz var, Zürih’te yok. Hindistan, Romanya, Fas, Çek Cumhuriyeti, vb. düşük gelirli ülkelere, eğer okul bittikten üç ay sonra hala staj bulamamışsam başvuracağım. Öncelik Avrupa ve Amerika kıtaları. İlk motivasyon mektubum bizim bolümden mezun eski bir Aiesec’liden çekme/çevirme. Kendini tanıtma ve beğendirme için, yapmış olduğun işteki işlevini anlatmak için hangi sıfatlar kullanılır, stajın iş tanımı ile motivasyon mektubu nasıl birbirini tamamlamalıdır, bir bir ve sindire sindire öğreniyorum. İlk CV, ilk motivasyon mektubu, 12’den vuruş ve hemen ardından ilk mülakat. Amsterdam’dan aranacağım. Heyecandan stres beğeniyorum, dersime iyice çalışmışım, kalbim güm güm, ve telefon, ve ilk soru: “Bu pozisyonu neden istiyorsun?” Yıkıldım. Ben bunun profesyonel cevabını hiç düşünmedim? Bu pozisyona neden uygun olduğum, neleri yapabildiğim, her şeyimi anlatabilirim, ama ben bu pozisyonu neden istiyorum? Cevap benim için açık, Amsterdam harika bir yer olmalı, parası da güzel, pozisyon da güzel (Global Clients HR),  o yüzden. Ama yeterli değil? Tabi ki değil. Bir sonraki soru Endüstri Mühendisliği okuyormuşsun, neden HR istiyorsun pek alakalı gelmedi bize, bir de Endüstri mühendisi ne yapar? İşte bu basit ve cevabı her yöne çekilebilir sorular, bana adeta ahiret sorusu gibi geliyor. Daha önce düşünmekten azimle kaçındığım ve şimdi yüzleştiğim, şu an dahi düşünmeyecek olduğum…

İlerleyen zamanlarda Zürih’ten staj teklifi alıyorum. Ama olmaz, Zürih’te deniz yok ve iş tanımı çok kalifiye gelmiyor. Daha da ilerleyen zamanlarda, birçok staja başvuru yapmışken (Hong Kong, Zürih- ikisinin de parası da iş tanımı da şahane- Kanada, New York, …) ve uzunca bir süre cevap alamamışken, Paris’te bir staja başvuruyorum. Mülakata da seçiliyorum. Mülakat fena değil, ama yetmez (telefondaki hanım CV’mden çok etkilendiğini ama HR konusunda eğitimsiz olduğumu, bir kişiyle daha mülakat yapacaklarını, bir iki hafta içinde bana döneceklerini söylüyor), bu kez bir şeyler daha yapıyorum: Önce referansları sıralıyorum, ve şansıma, o haftalarda o firmanın okulda Kariyer Günlerinde sunumu var. Daha önce hiç Kariyer Günlerine gitmemişim, bu kez gidiyorum, ve sunumu yapan HR müdürü hanımla sohbet edip konuma geliyorum. Paris’teki hanımın iletişim bilgilerini veriyorum. Her şey güzel. Oley!.. derken, birkaç gün sonra seçilmemiş olduğumu öğreniyorum onlardan geri dönüş olmayınca. Geç kalmışım. Pekala. Olabilir. Tüh be. Keşke yeniden arasalar. Ne iş olsa yaparım. Tüh. Paris. Aklıma zamanında reddettiğim Zürih stajı geliyor, aklıma yanıyorum. Daha böyle üç ay daha aklıma yanıyorum, bir taraftan da stajlara başvurmaya (Norveç, Belçika, İspanya, Portekiz İtalya, Macaristan, İsveç, vb), iş tanımına göre CV-motivasyon mektubu uydurmaya devam ediyorum. Bu arada Facebook kullanımı birden yaygınlaşıyor, ortalama sayılabilir özel üniversitelere gitmiş tanıdıklarımın yurtdışında büyük büyük şehirlerde yaşadıklarını öğreniyorum, imrenmekle kıskanmak arasındaki çizgiyle yüzleşiyorum. Ve bir Temmuz gününün en sıcak saatlerinde, sıcaktan uyuyakalmışken telefonum çalıyor, birisi telefonda İngilizce konuşuyor, Paris’ten arıyor, iş bulmuş muyum, hayır henüz değil, pekala, bizim Intranet’te çalışacak birisi lazım, sana uygun mu? Uygun ne demek, harika! O halde biz önümüzdeki hafta sana döneceğiz. Dönüyorlar, Vays prezidıntlardan birinden staj teklifi geliyor, sabaha kadar “job proposal nasıl kabul edilir” mektubu arıyorum internetten. Ve derken, sonunda, şimdi, üç aydır Paris’teyim. Burası bir gülen yüz hak ediyor :)) 😀

Şimdi aralara serpiştirilebilir notları bir çırpıda sıralayacağım. Ben tembel bir öğrenciydim, çünkü bölümde öğrendiğim dersleri sevmiyordum. Sorun daha çok benimleydi, bırak git bolümü, değil mi? Gidemiyorsun. ODTÜ’de mühendislik okuyanların kayda değer bir bölümü gibi, aklın başka yerde olduğu halde mühendisliğe devam ediyorsun. Bu bizde böyle. Ben tembel bir öğrenciydim ve buna rağmen şimdi bilimum Amerikan dizisi karakterinin “hayatlarının geri kalanını geçirmeyi” hayal ettikleri şehirde, kendi paramı kazanarak yaşıyorum. Ama şu anı görmeden önce, yaptığım bazı ciddi hatalarla acı acı yüzleştiğim çok oldu. (Az harika staj kaçırmadım anlattığım üzere).

Bir: Ben İngilizce dışında bir dil bilmiyorum. Elbette ki CV’mde Almanca, Fransızca için “başlangıç düzeyinde” diye yazmışım ama, merhaba merhaba, o kadar. Göz boyamaktan başka bir getirisi yok. Ne kapılar var dil bilerek aralayabileceğiniz, insanın içi gidiyor. Simdi Fransızca öğreniyorum, ama haneme iki dil daha geçirmeye kararlıyım. Yoksa olmaz çünkü, gerisin geri dönerim memleketime, fakat yabanı olacağım İstanbul’a.

İki: Ben öyle çok programlama dili de program kullanmayı da bilmiyorum. Aslen MS Excel’den bile çok anladığım söylenemez (CV’m öyle demiyor). Ha ben Excel’lik iş yapmayı istemediğim için bir çeşit “yaktım gemileri”; ee, ama başka bir şey de öğrenmedim? Misal madem ben fotoğraf, grafik, internet, vs. bunları çok seviyorum, estetik anlayışım var gibi davranıyorum, ee neden fotoshop olsun grafik/web tasarımı olsun bunlar üzerinde çalışıp, kendime başka kapılar için anahtar edinmiyorum? Cahil cesareti. O ODTÜ etiketi, etiketi çıkarıp altındakine bakmaya çalıştığınızda yırtılabiliyorsa olmaz. Hoşlanabileceğinizi düşündüğünüz alanlardaki bilgisayar işlerini öğrenin. Bildiğiniz dil işte. Ve madem biliyorsunuz, bildiğinizi gösterin. Mülakatta mısınız, doğru olduğunu düşündüğünüz yerde dem vurun. Boşa gitmez. Zaten siz o programları bildiğinizi söylemişseniz, ne kadar bildiğinize dair sorularla da karşılaşacaksınız. Korkup geri çekilmenin anlamı yok. Bu sizin geleceğiniz ve “geleceğinizin mimarı” da sizsiniz. Eyvallah, an olur her şeyden bıkarsınız, “kaybedeceksem kaybetmeyi seçiyorum” deyip vazgeçebilirsiniz de. Ama vazgeçmekten vazgeçtiğiniz anda, şu benim yaptığım iki hatadan dönmeye bakın. Ne kadar döndükçe o kadarının da size döndüğünü göreceksiniz.

Ve Saat 18.30. Bilgisayarımı kapatıp işten çıkıyorum. Asansörde kendime baktığımda, üzerimde gördüklerim: pastel kırmızısı kaban, annemin 30 yıl önce nikahında giydiği hoş bir bluz ve yine ona ait 70’lerden kalma siyah küloş eteği (hala sapasağlamlar), bordo ince çorap ve Belleville’den alınmış Çin üretimli topuksuz kahverengi botlar. Gayet renkli, hoş, sık ve rahat. Sokağa çıktığımda bakıyorum, Paris’teyim! Harika! Eve gitmek için metroya iniyorum. Eve gidebilmek için iki metro kullanacağım, bir istasyonda aktarmayla. Metro durağı çok kalabalık, ilk metroyu pas geçip ikinci metroyu bekliyorum binmek için. İlkinden iki dakika sonra ikincisi geliyor. Metro yavaşlarken, camından yansımama bakıyorum; bir pencereden öbürüne geçerken yansımam hafif titriyor, çift camlı pencerelerde ise iyice bozuluyor. Birden fazla görüntüm varmış da hepsi başka bir hikayeyi anlatmaya çalışıyor sanki; bu benim, bu da benim, hey ben de buradayım. Hepsi başka telden çalıyor, hepsi birbirinin aynı başka başka yüzlerim var da hepsi bir yere çekiştiriyor adeta. Ve metro iyice yavaşlıyor, görüntüm sabitleşiyor, sonunda metro duruyor ve kapılar açılınca görüntüm kayboluyor. Metro dışarıya insan püskürtüyor, sonra başkalarını içine çekiyor. Yutkunma sesine benzetebileceğimiz bir düüüüt ile kapılar kapanıyor. Dip dibe bir sürü insanla ilerliyoruz. İş çıkışı malum, herkes dışarıda. Yani aşağıda, şehrin altında. Metro hızlanırken bir yere tutunma ihtiyacı hissetmiyorum çok insan varken, öyle aniden hızlanmıyoruz/yavaşlamıyoruz. Sadece bir yerden bir diğerine gidiyoruz. Etrafımda takım elbiseli- paltolu adamlar, bebek arabalı bir hanım, elinde çorap kaçırabilir bir çanta olan bir hanım daha, bir sarhoş, ve dahaları… Kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor. Ben düşünmeye dalıyorum, bir süre sonra aktarma yapacağım durağı kaçırdığımı düşünüyorum, dalmışım. Neyse, yapacak bir şey yok, diğerinde iner gerisin geri döneriz. Ve bir sonraki durağa gelince, henüz aktarma yapacağım durağa dahi gelmediğimizi görüyorum. Ben geç kaldım sanmıştım?

Zaman öyle hızla akmıyor mu yoksa? Ya da geç kaldığımı sandığım zaman aslında yanılıyor olabiliyor muyum ne?

(1) Nil Karaibrahimgil’in “Yaş 18” şarkısını dinlerken içli içli ağlayanların gözlerinden öperim.

(2) Dört kişilik düş, Bülent Ortaçgil

Mehtap Demir

MehtapDemir400

28 Ekim 1984’te Denizli’de doğdu.

Abileri üniversiteye Ankara’ya gidince, peşlerine takıldı ve liseyi Ankara Fen Lisesi’nde okudu

Yetmedi, üniversite için de Ankara’yı seçti ve fakat sonraki beş senede bu kararından çok pişman oldu

Çok şey olmak istedi ama çok çaba göstermedi.

Simdi Paris’te, Kezban misali

Hala çok sey olmak istiyor

Olur mu olur.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın