İçeriğe geç

Akdeniz Kedileri ve Funiculi Funicola…

Kategori: TecrübEM

Akdenizlilik

Türkiye, genellikle Avrupa deyince aklımıza gelen Kuzey Avrupa’dan pek çok davranışsal farklılık gösterir. Bu farkların büyük bölümü, belki de tutkunu olduğumdan, derslerimde üzerinde abartılı vurgular yaptığım Akdeniz kültürünün bir yansımasıdır. Bu bağlamda aslında Türkiye’nin, İspanya, İtalya, Yunanistan, hatta Akdeniz’e kıyısı olmayan Portekiz gibi Güney Avrupa ülkelerinden farkı, bu ülkelerin Kuzey Avrupa ile olan farklarından çok daha azdır. Kim bilir belki de Fernand Braudel’in iddia ettiği gibi, Akdeniz başlı başına bir kıtadır gerçekten.

Otuzlu yaşlarıma kadar aldığım endüstri mühendisliği eğitiminin de gereği olarak her şeyi rasyonalize etmeye çalışmıştım. Bunda İstanbul Lisesindeki Alman hocalarımın da etkisi olmuştur mutlaka. İlk kuşkulanmam stajlarımda oldu. Otosan’da, Anadol üretim hattındaki bir iş istasyonunun yanında akü ile çalışan minik bir ocak görmüştüm; istasyondaki işçiler burada çay yapıp içiyorlardı. Work Study derslerinde öğretilmiş olan formalizme bağlı olarak tepki gösterip, staj amirim olan 1971 mezunumuz Arif Efe’ye bunu anında bildirdiğim zaman, Arif Abi: “Yaa arada biz de içiyoruz, iyi oluyor.” demişti. Daha sonra, 1975 yazında, başka bir iş istasyonunda, Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminde karikatürize ettiği standartlaşmış el-kol hareketleri gün boyu yapılırken, serinleyebilmek için akü ve radyatör fanıyla oluşturulmuş bir vantilatör gördüm. Ama bu sefer kimseye söylemedim. Daha sonraları, on beş aylık uzun boykot yıllarında ülkeyi dolaşırken, Borçka-Artvin üzerinden Ardahan’a geçtiğimizde, doğal görünümle birlikte insanların davranışlarının da değiştiğini gözlemledim; davranışlar Ege kıyılarında farklı, kendi kentim İstanbul’da farklıydı. Bu naif gözlemlerim, ilk profesyonel işim olan Ankara Belediyesi Planlama Biriminde arttı. Sınıf arkadaşım Yüksel Türkili ile birlikte küçük iş dünyalarımızı, Cemalettin Taşçı’nın deyimiyle “tanzim etmeye”, çalıştıkça işlerin hiç de umduğumuz ve “planladığımız” gibi gitmediğini gördük. Ama insanlarla konuşunca, ikna etmeye ve uzlaşmaya çalışınca ve o arada dinleyip kendimiz de değiştikçe daha iyi sonuçlar alınabiliyordu. Böylece el yordamıyla insanı ve insanların içinde bulundukları bağlamların önemini (context) keşfettim kendimce. Aynı Türk işçisi Almanya ortamında farklı, Türkiye ortamında farklıydı. Çokuluslu şirket atmosferinde başka, KOBİ atmosferinde başka türlü davranıyordu. Fakat insan olarak aynıydı. Aynı şeylere kızıyor, aynı şeylere seviniyor, aynı şeylerden heyecan duyuyordu. Daha sonra gezme fırsatını bulduğum Akdeniz kıyısındaki ülkelerin insanlarıyla benzeşiyordu, ancak Kuzey Avrupa ülkelerinin vatandaşlarıyla değil.

Bir keresinde, bir gece kalıp ertesi günkü uçakla dönmek üzere, Doğu Akdeniz Üniversitesindeki bir toplantı için çağrılı olarak KKTC’ye gidecektim. Akşamüstü ders çıkışında kampustan doğrudan Esenboğa’ya gittim. Yanımda çağrılı başka bir arkadaş daha vardı. Havaalanında check-in işlemi için KTHY bankosuna gittik. Görevli benden nüfus kağıdımı veya pasaportumu sordu. Bildiğim halde o gün yanıma almayı unutmuştum. Bankodaki kız bu şekilde check-in yapamayacağımı, biletimi ertesi günkü uçağa aktaracağını söyledi. Ben ise toplantının yarın sabah olduğunu, o zaman yetişemeyeceğimi belirtince, kız da Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre başka türlü bir işlem yapamayacağını ifade etti. Belgeleri tamam olan arkadaşımla beraber, kızın görüş mesafesinde boynu bükük beklemeye başladım. Bir süre sonra işaret ederek beni yanına çağırdı. Boşuna beklediğimizi, kendisi check-in yapsa bile, ilerideki komiserin geçirmeyeceğini ifade etti. Hımmm, demek ki bir olasılık vardı. Komisere doğru ilerledim ve kendisine durumumu anlattım. Giyimim de günlük ders giysilerim yani takım elbise, kravat gibi güven telkin edecek bir görünüş söz konusu değil. Şöyle bir süzdükten sonra: “Davet mektubunuz yanınızda mı?” dedi. Onu da unutmuşum…”Yapabileceğim bir şey yok.” dedi. Bu kez boynu bükük onun görüş mesafesinde bekledim. Bir süre daha geçti, yanına çağırdı. “Yolcuların tümü geçene kadar bekleyin.” dedi. Bekledik. Son yolcu da geçince, birlikte bankoya gittik. Görevliye: “Benim kontenjandan check-in’ini yapın”, bana da: “Çıkış formuna pasaport yerine ehliyet numaranızı yazın.”dedi. Böylece son yolcular olarak uçağa bindik. Arkadaşım: “Ama Kıbrıs’a inince sorun çıkacak.” dedi. Ben de: “Onu orada düşünürüz.” diye yanıtladım. KKTC girişindeki polis, forma baktı. “Nüfus kağıdı veya pasaport numarası değil bu.” dedi. Ben de ehliyetimi gösterdim. “Siz Türkiye’den nasıl çıktınız?” diye sorduğunda, “Komiserin bir kontenjanı varmış.” dedim. “Hah.” dedi ve giriş damgasını bastı.

Bu olay Akdeniz dışında bir yerde olabilir mi? Endüstri mühendisleri olarak böyle bir olayın oluyor olabilmesini olumlu mu bulmalıyız, yanlış mı? Ben otuzlu yaşlarıma kadar yanlış buluyordum, ama yirmi küsur yıldır görüşüm olumludan yana. Aşırı merkezileşmiş sistemlerde, kendilerine inisiyatif tanınmasa bile, o durumu fiili olarak (“de facto”) yaratan Akdenizlilerin yaşadığı coğrafyada olmaktan mutluyum.

Akdenizlilerin etki alanı bazen yaşadıkları coğrafyanın dışına bile taşıyor. 1987 yılında, New York havaalanında geciken uçağım yüzünden Washington DC bağlantısını kaçırmak üzereydim ve bagajımın gümrükten geçmesi gerekiyordu. Kuyruk uzun. Ortalarda dolaşan taşıyıcı kılıklı birini bulup derdimi anlattım. Adam dinledi dinledi: “Ama kuyruk var.” dedi. Ben de: “Ama uçak kaçacak.” dedim. Halime baktı, bavulumu aldı, gümrük kontrolüne götürdü. Oradaki memurla bir şeyler konuştu ve bavulumu geçirdi. Yaka kartına baktım, İtalyan kökenli bir Amerikalıydı… Kapıların kapanmasına bir dakika kala uçağa bindim.

Bence endüstri mühendisi olarak sistemleri gözden geçirerek Akdenizli karakteristiğine uydurmak, Anglosakson sistemleri dayatmaktan daha verimli sonuçlar verebilecek bir çaba.

Epey bir yıl önce, Ankara’daki küçük bir sanayi sitesinde KOBİ’ler üzerinde ufak bir çalışma yapıyorduk. Akdeniz coğrafyasında hep kuşkulu yaklaştığım anket yapma, SPSS ile “etkileyici” çıktılar alma ve sunma yerine daha az kişiyle, ama derinlemesine mülakat yapmayı tercih etmiştim. Sanayi esnafına gidip anket formu doldurtunca, gerçeği ya da gerçeğe yakın bilgileri alamayacağımıza inanıyordum. Hala aynı görüşteyim.

Mülakatı da aynı şekilde yaparsanız yine sonuç alamazsınız. Kimin dükkanını ziyaret edecekseniz edin, önce o esnafın güvenini kazanmalısınız. Yoksa sizin Maliye, SSK, Çalışma Bakanlığı ya da buna benzer bir kurumdan gönderildiğinizi düşünür ve ona göre yanıtlar verir. Güven kazanmak da kolay olmaz, zaman ister. İlk gün gidip tanışacaksınız. Eğer önceden bir tanıdık bulup gittiyseniz, biraz zaman kazanabilirsiniz. Yoksa ortak bir şeyler bulmak gerekecektir. Erkekseniz ve askerliğinizi yaptıysanız, nerede hangi dönem yaptığınız muhabbeti bir başlangıç olabilir. Aynı yer ve dönem olmasa bile, askerlik anıları birbirine benzer. Üç buçuk ay kısa dönem askerlik yapmış, anılarımızı otuz yıl anlatıp eşlerimizi bezdirmişizdir zaten. Buradan bir şey elde edemezseniz, futbol ortak bir konu oluşturabilir. Benim gibi futboldan hiç anlamayan ve takım tutmayan biri bile ülkemizdeki yoğun futbol gündeminden sohbet başlatabilecek kadar bir şeyler öğrenmiştir. Bir başka yaklaşma yolu da o atölyede yapılan iş olabilir. Yapılan işleri dinleyip gözledikten sonra, takdir ederseniz bir yakınlaşma başlayacaktır. Bir de hızlı bir gözlemin sonucunda basit ve pratik bazı geliştirme önerileri sunarsanız daha da iyi olur. Hiçbir şeyden tutturamazsanız, Türkiye’de kesin sonuç alabileceğiniz bir konu yine de vardır: Ne olacak bu memleketin hali? İlk gün bu şekilde geçer. Sohbet koyulaştıktan sonra nasıl olsa yeni ortak noktalar bulunacaktır. Ne de olsa iki taraf da Akdenizlidir… Ertesi gün de dükkanın önünde bir tavla atıp, o sitenin iyi bir kebapçısında (zaten bir şehirde en iyi ve hesaplı kebapçı ve lokantalar sanayi sitelerinde bulunur) öğle yemeği de yedikten sonra, artık öğrenmek istediğiniz her türlü bilgiyi doğrudan ve samimi olarak alabilirsiniz. Tercihen bant kaydı yapmayın, dinlediklerinizi uzun uzun bir deftere de yazmayın. Durup dururken güvensizliğe yol açabilirsiniz. Konuşulanları daha sonra size hatırlatabilecek kısa notlar tutun.

Anketlerle ilgili başka bir anım da Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümünden bir hocamızla birlikte yaptığımız Türkiye’de elektronik sektörünün profili üzerine küçük bir çalışmayla ilişkili. Kısa süreli bir araştırma olduğu için kabaca bir resim çıkartmaya çalışıyorduk. Basılı kaynaklar üzerinden hareket etmek en uygunu. Aradıklarımızın biri, Türkiye’deki en büyük on elektronik sanayi kuruluşunun bordrolarındaki toplam çalışan sayısı. Öyle mavi yakalı, beyaz yakalı falan diye ayırt etmeden üstelik. Baktığımız kaynaklar DPT Özel İhtisas Komisyonu raporları, Savunma Sanayicileri Derneğinin üyeleri ile ilgili yayınlamış olduğu veriler, Elektronik Cihaz İmalatçıları Derneğinin benzer bir yayını, Sanayi Odalarının verileri ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığının kaynakları. Tümü aynı yıla ait, beş değişik resmi veya yarı-resmi basılı kaynak. Firmalar da hatırladığım kadar Teletaş, Netaş, Aselsan gibi büyük firmalar. Değişik kaynaklar arasında aynı şirkete ait bildirilmiş toplam çalışan sayısının 5.5 kata kadar değişiklikler gösterdiğini görmüş ve şaşırmıştım. Sonra Afyon’da yakından tanıdığım orta boy bir sanayici ile konuşurken bu tür anketleri nasıl doldurduklarını sormuştum. Genellikle muhasebecilerine doldurturlarmış. Muhasebeci, anketin nereden geldiğine bakar ona göre doldururmuş. Maliye, Vergi Dairesi, Çalışma Bakanlığı, SSK gibi bir kurumdan geliyorsa başka; pazarlamaya yönelik bir kuruluştan geliyorsa başka… Birinde az göstererek, ötekinde fazla… Yani Akdeniz’de veriler de değişken…

Sonuç olarak istatistikle yalan söylemenin, olmayan verilerle tablolar üretmenin harika örneklerinin yaratıldığı Akdeniz coğrafyasında, nitel araştırma yöntemlerinin, nicel yöntemlere göre çok daha işe yarar sonuçlar verdiği kanaatindeyim. O nedenle de birkaç yıldır nitel araştırma teknikleriyle ilgili bir master dersi açıyorum.

Akdeniz coğrafyasında dinlemeye hazır olmak, açık ve samimi olmak ve karşındakine gerçekten değer vermek bile pek çok şeyi çözüyor. Amaçsız sohbetler hiç de zaman kaybı değil… Akdenizlinin sorun çözme yaklaşımı algoritmik değil heuristik, formel değil enformel, mekanik değil organik. Bildiğimiz biçimsel dillerden çok vücut dilini, işaret dilini kullanıyoruz konuşurken de.

Umberto Eco’yu, Italo Calvino’yu okuyunca Akdeniz’i daha da sevdim…Zaten Nazım Hikmet’i, Aziz Nesin’i, Giovani Guareschi’yi okuyunca da sevmiştim. Onar yıl arayla; Ettore Scola’nın yönettiği ve Sophia Loren ile Marcello Mastroianni’nin oynadığı Özel Bir Gün (A Very Special Day, 1977) Giuseppe Tomatore’nin Cennet Sineması (Cinema Paradiso, 1988), Franco Zeffirelli’nin yönettiği Cher’in oynadığı Mussolini ile Çay (Tea with Mussolini, 1999) filmlerini izlediğimde de… Yenilerde John Madden’in yönettiği Nicholas Cage ve Penelope Cruz’un oynadığı Corelli’nin Mandolini’ni (Captain Corelli’s Mandoline, 2001) ve Pedro Almodovar’ın filmlerini, Andrea Bocelli’nin Toscana konseri DVD’sini izlediğimde ya da Mısır’lı Farid Farjad’ın Anroozha’sını, Cihat Aşkın ve Mehru Ensari’nin Minyatürler’ini, Teodorakis’i, Goran Bregovic’in Düğün ve Cenaze’sini, rebetikoları, fadoları dinlediğimde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini, Yahya Kemal’in şiirlerini okuduğumda da…

Şimdi acaba yarışmacı, kar odaklı, müşteri odaklı falan olmayan, dingin, duygulu, uyumlu, insani Akdeniz usulü bir “management” oluşturabilir miyiz diye düşünüyorum. Dünyanın karşı karşıya olduğu küresel ısınma, hayvan ve bitki türlerinin ortadan kalkması, çevre kirlenmesi gibi büyük sorunların çözümü için geliştirilen “sürdürülebilirlik” kavramı ile uyuşmaz mı böyle bir “management”?

“İyi” Bir Endüstri Mühendisi?

“İyi”, normatif bir kavramdır. Doğal olarak herkes için “iyi” farklıdır. Yine de bir genelleme yapmayı zorlayarak, “iyi” bir endüstri mühendisinde ne gibi özellikler bulunması gerektiği üzerine ahkam kesmek gerektiğinde, “İyi bir endüstri mühendisi öncelikle iyi bir gözlemci olmak zorundadır.” dediğimi anımsar 90 ve sonrasının mezunları. Ardından “bakmak” ve “görmek” fiillerini sıralardım. Artık “algılama”yı da ekliyorum bu diziye. Kuşkusuz “sorgulama” ve “mantık yürütme” değişmez ön-koşul; endüstri mühendisliğinin bir tür düşünsel “işletim sistemi” bu ikili. Yakın zaman önce zorunlu ders olan Sistem Düşüncesi, bu temel becerilerin daha iyi kavranmasını ve özümsenmesini sağlıyor.

“İyi” bir endüstri mühendisi, inisiyatif kullanmaktan ve proaktif olmaktan çekinmemeli. Ama her zaman yeterli belge ve bilgiye dayanma önkoşuluyla. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaması gerektiği bizim meslek için çalışma alanlarımızın, perspektiflerimizin genişliği nedeniyle uyulması belki zor ama kesinlikle uyulması gereken temel bir ilke. Şeytanın sizi dürtmesine fırsat vermeyin…

İçinde yer aldığımız her sistemde, “değer üretmek/katmak” üzerine yeni bir zihniyeti şekillendirmek zorundayız. Ancak bunu, “insan”ı odak alarak, performans ölçme ve değerlendirme sistemlerinin de nitel olması koşuluyla gerçekleştirebiliriz. Bu değişim sürecinde herkese iş düşüyor; bu değişim ajanlığı ya da katalizatörlüğü işine en uygun niteliklerle donanmış meslek grubunun biz endüstri mühendisleri olduğunu düşünüyorum. Eğitimimiz, zihniyet değiştirtmeye yönelik olduğu gibi, icraatımız da bunu gerçekleştirmeye yönelik olmalı. Akdenizliliğimizi unutmadan…

“İyi” gibi, “güzel” de normatif bir kavram. “İyi” bir endüstri mühendisinin yaşamında güzel müzikler, güzel resimler, güzel filmler, güzel fotoğraflar, güzel şiirler, kısaca “güzel” şeyler hep olmalı. Güzel ve estetik… Kuşkusuz herkesin güzel kavramı farklıdır ama üzerinde fikir birliği olan güzellikler de vardır. Umberto Eco’nun şu anda tükenmiş olan (tükenmiş olması bile sevindiriyor beni) Güzelliğin Kitabı (Storia Della Bellazza) okunmaya değer bir kitap. Mimarlık Fakültemizin eski hocalarından Enis Kortan’ın vurguladığı gibi estetik, etiğin ikiz kardeşidir ve de “anestezi” sözcüğünün zıddıdır! Estetiğe ve güzelliğe karşı kapalı olmayın, duygularınızı açık tutun ve geliştirin. Bir de “güzel”i sevdirmeye çalışın çevrenizdekilere. Yakınmayın “güzel”den anlamıyorlar diye. Operayı kitlelere sevdirmiş olan Pavarotti gibi bir örnek var önümüzde.

“İyi” bir endüstri mühendisi, “heyecan” duymalı yaptığı işten

1979 yazında sınıf arkadaşım Yüksel Türkili ile birlikte meslektaşı olmakla kıvanç duyduğum rahmetli belediye başkanımız Ali Dinçer’in, bizi daha mezun bile olmadığımız halde endüstri mühendisi olarak atadığı Batıkent toplukonut projesinde çalışmaya başlamıştık. O zaman bir kavun tarlası olan arazide, hurda bir belediye otobüsünden bozma şantiyede bomboş bozkıra bakıp 45.000 konutluk, 250 bin nüfuslu bir kentin hayalini görüyorduk. Motivasyon teorileri yerine her fırsatta o şantiyeye gelen Ali Dinçer’in heyecanı vardı. Heyecanın bulaşıcı olduğunu o zaman öğrenmiştim. Ekibine zaten bulaştırmıştı. Biz de kapıldık. Ne de olsa mezun olduğumuz okulun köklerinde Kemal Kurdaş’ın heyecanı vardı. O da 1960’ların başında tek bir ahlat ağacının bulunduğu bozkıra bakarak bugünkü ODTÜ’nün hayalini kurabilmiş ve sekiz yıl içersinde bir orman ve bir üniversite yaratmıştı. Orman da kendi fauna ve florasını yarattı. Geceleri önüme çıkan tilkiler, yürüyüşlerde karşılaştığım kirpiler ve kaplumbağalar, sadece izlerini görebildiğimiz tarla fareleri, köstebekler…heyecan verici.

Genç kuşaklar heyecanı “adrenalin sporları” ile özdeşleştiriyor. Oysa bir tünel açılışı için bile heyecan duyulabilir; Akdeniz’de bunun için coşkulu bir şarkı bestelenmişti; 1880’de Vezüv Yanardağının yakınlarında bir tünel açılışı için Luigi Denza’nın şarkısı: Funiculi Funicola. Pavarotti’den dinlemek isterseniz: http://www.youtube.com/watch?v=siEpux48BYg

Bir atama yazısını hala saklarım. O yazıda “güven” vardı. Gençtik, henüz diploma bile almamıştık ama Ali Dinçer bize güvenmişti. Hatta kurulacak ekmek fabrikasının fizibilite raporunu yaparken, bizzat kendisinin imzaladığı Ankara Belediyesi antetli ve mühürlü birer yetki yazısını elimize tutuşturup, İstanbul’a ekmek makineleri üreten şirkete görüşmeye yollamıştı. Hiç unutmam Topkapı’da bir fabrikaydı. Toplantı odasında patronların gelmesini bekliyorduk. Geldiler, bize baktılar, bir şeye benzetemediler. Sonra yazıya baktılar. Yine bize baktılar. İçimizden eğleniyorduk. Sonra konuşmalara başlayınca özgüvenimiz, konu hakkında hazırlıklı olmamız onları etkiledi ve ciddi şekilde devam ettik.

Şunu da vurgulamak isterim ki “ciddiyet”, Akdenizlilik ile çelişen bir şey değil. Akdenizlilik demek, kesinlilikle laubalilik demek değildir.

Ali Dinçer’in güvenini boşa çıkartmadık. Yanlarından geçerken, Batıkent’te, Halk Ekmek’te tuzumuz olduğunu bilmenin getirdiği “tatmin”, maddi bir değerle ölçülemez. Ben de, Yüksel de iş yaşamlarımızda kendi ekiplerimiz olduğu zaman aynı güven yaklaşımını tekrarladık. Hep de yararını gördük.

Sanırım referans mektuplarına, oya gibi bezenmiş CV’lere, edinilmiş çeşitli sertifikalara filan bakılarak işe almaya göre, bu bir Akdenizlilik farkıdır. Zaten çoğu işyeri, bütün o istenen belgelere karşın bir telefon edip, eşine dostuna sormayı da ihmal etmez. Belki de asıl o telefonda alınan bilgiye göre kararını verir…

Yakınmalar

Giderek daha fazla meslektaşım, benim hiç hoşlanmadığım ve üstelik dozu da durmadan artan “yarışmacı” ve “hızlı” bir dünyada yetişmek, çalışmak ve yaşamak zorunda kalıyor. Hatta neredeyse bu ortamın içine doğuyor. Yaşamı boyunca bu havayı soluyor. Hep bir yerlere yetişme, bir yerlere gelebilme telaşı içinde pek çok bireysel istek erteleniyor. Çocuklarına da aynı şeyleri empoze ediyorlar.

Önümüze sürülen teknolojilerden heyecan duymaya bile fırsat bulamıyoruz. Ürün geliştirme süreçleri o kadar hızlandı ki ardı ardına geliştirilen teknolojileri sindiremeden sadece film şeridi gibi izleyebiliyoruz. Daha video kasetleri eskitemeden VCD’ler, derken DVD’ler; çift çekirdekli, hemen ardından dört çekirdekli mikroişlemciler nedeniyle durmadan donanımı yükseltilmek zorunda kalan bilgisayarlarımız; sürekli yeni sürümü çıkartılan yazılımlar; cep telefonlarının fotoğraf makinelisi, mp3 çalarlısı, video oynatıcılısı, TV alıcılısı…

Küçük Prens’e şunları söyletir Antoine de Saint-Exupery: “İnsanlar hız katarlarında gidip geliyorlar, ama ne aradıklarını bir türlü bilemiyorlar. Bu yüzden de koşuşturup duruyorlar… Bunca çabaya değse yüreğim yanmaz..Senin oradaki insanlar beş bin gülü bir tek bahçede yetiştiriyorlar… yine de aradıklarını bulamıyorlar… Öte yandan aradıkları tek bir gülde, ya da bir damla suda bulunabilir… Ama kördür gözler. Yürek yordamıyla aramalı.” Gönül bağı önemlidir Küçük Prens için. Güllerle konuşurken kendi gülünün ve tilkisinin ayırdedici özelliğini onlarla kurduğu “dostluk” olarak açıklar.

Mutluluğun kapısını açan anahtar olarak gördüğüm dinginlik de ancak böyle elde edilebilir bence. Herhangi bir toplantıya, ya da görüşmeye yetişmek için havaalanlarının suni ışıklı salonlarında koşuşturmak, bilmem kaç numaralı çıkış kapısını bulmaya çalışmak, sayısız güvenlik denetimi kuyruğunda beklemek yerine; Hamburg’a daha çabuk varan kısa yol alternatifine bile yüz vermeden, uzun yol olan Tuna nehri güzergahını izleyen Münih-Hamburg treninde yolcu olmayı seçmek sağlar dinginliği. Vagon restoranında güzel bir şarap, pencerenizden akıp giden Tuna Nehri, sağda solda tepelerde bir belirip bir kaybolan şatolar. Bedeli, zaman kaybı! Gerçekten mi?

Ataol Behramoğlu 1981’de Avşa’da yazmış:

Bir dağ yoluna tırmanırken

Kuş bakışı görmek için

oturduğun yeri

Düşünürsün

İnsanın kendini de bazen

Kuşbakışı görmesi gerektiğini

O sorumsuz, aylak, oyun dünyasında geçmesi gereken ilkokul yıllarında dersaneyle tanışıyor çocuklar. Ayrılan zamanın giderek azaltıldığı oyun sürelerini ise sokak, bahçe, masa oyunları yerine şiddet ve yarışmaya dayalı bilgisayar oyunları kaplıyor. Oysa “dostluk” ve “dayanışma”, insanın doğallığı içinde çok önemli bir kavram. Belki çok kuşkucu bakıyorum ama kampusta basketbol, voleybol gibi takım oyunlarına ayrılan alanların azaldığını, buna karşılık tenis gibi bireysel oyunlara ayrılan alanların arttığını düşünüyorum. Öte yandan Trabzon’da Okullararası Kros Yarışmasında en önde koşarken, yarışı bırakarak sakatlanan başka bir okuldan olan rakibinin yardımına koşan Hilal Coşkuner geliyor aklıma. Demek ki insan, düzenin empoze ettiği davranışsal baskılara karşın yine de insanlığını koruyabiliyor. 12 yaşındaki bu kızımıza Dünya Fair Play Konseyi, olimpiyatların kurucusu Baron Pierre de Coubertin adına konan Büyük Ödülü verdi. Neyse ki eğitimimiz gereği takım çalışmalarına aşina yetişiyoruz ve bu da mesleğimizin belirgin bir üstünlüğü. Dayanışma için önkoşul olan iletişimde, öğrendiklerimizi paylaşmak, bilmediklerimizi öğrenmek, duygu ve heyecanlarımızı paylaşmak, dayanışmak, görüş ve yaklaşımlarımızı tartışmak ve en önemlisi birbirimizi tanımak için interneti çok iyi kullanıyor olmamız ve üstelik bu sanal ilişkileri Akdenizli ilişkilere dönüştürmeyi de buluşmalarla başarıyor olmamız beni mutlandırıyor.

Sonuç Yerine Dilek

Defne yaprakları, çınar, meşe, zeytin ve şarap hep sizinle olsun…Bir de 84 mezunumuz Şükran Yiğit’in Kaş’ta geçen romanında anlattığı Akdeniz kedileri…

Erol Sayın

ErolSayin400

1972’de İstanbul(Erkek) Lisesinden 1979’da ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümünden mezun oldu.

Doktora derecesini 1987’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden aldı.

1979- 80 yıllarında Ankara Belediyesi Planlama Biriminde çalıştı,

1980-1988 arasında Kent-Koop’ta Araştırma-Değerlendirme Sekreterliği yaptı.

Aynı dönemde ODTÜ Mimarlık Fakültesinde part-time dersler verdi.

1988’de ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümüne katıldı ve 1994’e kadar akademik görevinin yanı sıra ODTÜ Rektörlüğünde İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı ve Genel Sekreter Yardımcılığı, Kütüphane Komitesi üyeliği görevlerini de yürüttü.

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Uzmanlığı Yüksek Lisans Programında altı yıl boyunca ders verdi.

Şu anda Endüstri Mühendisliği Bölümünde Doçent olarak görev yapmakta,

Kara Harpokulu Savunma Bilimleri Enstitüsünde de ders vermekte, yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmektedir.

ODTÜ Yurtlar Yönetim Kurulu üyesidir.

Akdeniz, oyuncak araba koleksiyonu, kitap ve kediler başlıca hobileri arasındadır.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın