Rahmetli Yavuz orta boyluydu, belki biraz ortanın altında. Saçları seyrekti, hatta üst kısmı biraz açıktı, sarı ile kızıl arası renkteydi. Bazen gündüzleri işi olurdu ancak çoğunlukla işsizdi ama mücadeleyi severdi.
Yavuzun bir köfte arabası vardı. Bisiklet tekerlekleri üzerine oturtulmuş bir yanı açık, üç yanı camekanlı bir el arabası. İçinde orta boy bir de mangalı vardı. Temiz ve bakımlı bir köfte arabasıydı bana göre.
Bazı günler Yavuz kasaptan uygun miktarda et çektirerek evde köfte harcı karardı. Harcı karma işi bittikten sonra avuç içerisinde onlara güzelce şekil vererek büyükçe bir tepsiye dizerdi. Eldiven filan takmazdı, zaten o zamanlar şimdiki gibi eldivenler yoktu. Fakat ellerini yeşil sabunla güzelce yıkardı.
Köfteleri lokma şeklinde tepsiye dizerek üzerini hafif nemli ince bir tülbentle düzgün bir şekilde örterdi. Tepsiyi dinlenmek üzere evin kuytu ve serin bir yerine, muhtemelen bir divanın altına koyardı. Sohbet etmek için bahçeli kahveye çıkardı. Biz onunla genellikle Odunpazarı’nda bahçeli kahvede buluşurduk.
O yıllarda Eskişehir’i kuzeybatı-güneydoğu yönünde belirgin bir biçimde kesen bir yaya hattı vardı. Adalar tabir edilen ve Porsuk kıyısında çay bahçeleri ile yazlık sinemaların olduğu caddeden başlayan bu hat Köprübaşı yakınından geçerek Hamamyolu caddesi boyunca Yediler semtine kadar uzanırdı. Bu cadde ismini caddenin başındaki doğal sıcak su kullanan hamamlardan alırdı.
Bazı günler Yavuz divanın altına dinlenmeye bıraktığı köfteleri seyyar köfte arabasına yükleyerek akşam saat on sularında Odunpazarı’ndan aşağıya doğru inerek Hamamyolunun uygun bir köşe başında dururdu. Mangalın ateşini kıvamına getirerek sinemaların dağılma saatini beklerdi. Bazı akşamlar bu saatlerde biz de Yavuz’a takılırdık. Bazen yardım eder, çoğunlukla ayak altında dolaşırdık ama illa ekmek arası bol soğanlı o köfteden yerdik. İşler iyi gittiğinde parasını vermeyi teklif edersek ‘ayıp oluyor bendensiniz’ derdi, bazen verecek paramız olmazdı işi yüzsüzlüğe vururduk. Bir şekilde beleş köftemizi yerdik yani.
Yavuz’un mangalının hemen yanında tavşan ayağı biçiminde kuyruk yağından yapılmış bir parça dururdu. Ona tavşan ayağı mı derdi yoksa ben mi uyduruyorum tam olarak hatırlamıyorum.
Izgarada köfteler cızırdardı. Elli altmış metre ileride Hamamyolu caddesinin başında Yeni Hamam’ın oradan bir kalabalık göründüğünde Yavuz mangalın hemen yanındaki tavşan ayağını alır ve mangalın üzerinde iki yana boylu boyunca sürerdi. Bir anda bütün caddeyi yanmış kuyruk yağı kokusu sarar ve o kalabalık büyülenmişcesine arabaya doğru akın ederdi. Yavuz bıyık altından gülerek ‘abicim bu işin gel geli bu tavşan ayağı’ derdi.
Sonra Yavuz’u uzun yıllar görmedim. Nur içinde yatsın hala o tükürük köftelerinin tadı damağımda.
Aradan yıllar geçti ben iş hayatında bir yerlere geldim. Şirketin genel müdür yardımcısı olarak basın, halkla ilişkiler ve reklam işleri de bana bağlandı. Ajans reklam konseptleri hazırlayarak geliyor ve ben sınırlı tecrübemle naif bir şekilde reklam fikirlerini değerlendirmeye çalışıyorum. İlla hizmet ile çeldirici arasında doğrudan bağ kurulsun istiyorum. Ajans yöneticileri sabırla bana meslek jargonundan bazı sözlerle konuyu anlatmaya çalışıyorlar. Ben keçi gibi direniyorum. Bazen direncimin son noktasına gelsem de onların yanında erkekliğe toz kondurmuyorum.
Bir gün odamda ajansın dosyası önümde kahvemi içiyorum, dosyada uyarıcı fikirle hizmet vaadi arasında ilişkinin bağlantısı ile ilgili bir dolu söze kakalak gibi bakıyorum. Nereden nasıl aklıma düştüyse bir anda Yavuz’un tavşan ayağı şimşek gibi çakıyor. Ulan diyorum kendi kendime Pavlov’un şartlı refleksinde ışıkla havucun bir ilgisi var mıydı yani ?
Ertesi gün için ajansa randevu verdim.
Burada bir Temel fıkrasının tam sırası. Temel çayı toplar fakat yerli tüccar iyi fiyat vermez. Fadime “haçan bu çayı İstanbul’a götür” der. Temel günlerce dolanır fakat sonunda İstanbul’un yolunu tutmaya karar verir. Temel eve gelir “Fadime yarın ben İstanbul’a gideceğim ama sanma ki senin aklınla cideyrum” der.
Ertesi gün ajans toplantıya geldiğinde ben bu fıkrayı anlattım ve “sanmayın ki ben sizin karmaşık sözlerinizle bu karara vardım, benim kararım tamamen Yavuz’un tavşan ayağıyla ilgilidir” dedim.
Ürün veya hizmetten bağımsız olarak uyarıcının bizim bilinçaltımızdaki öncelikli bir yerleri uyarması gerektiğini ben o gün öğrendim. Yazık ki Yavuz bana önemli bir yönetim dersi verdiğini bilmeden aramızdan ayrıldı.
Ören, 23.7.2005
