The Flight of the Phoenix filminin ilk çevrimi gerçi 1965 yılındadır ya, ben onu 1975’de izlemişim. Afrika üzerinde kum fırtınasına yakalanan kargo uçağı az sayıda yolcusuyla rotasından sapar. İçine kum dolan motorları arızalanınca ıssız çölün ortasına mecburi iniş yapmak zorunda kalır. Sağ kalan yolcular, yaşamak için derhal aralarında mesleklerine göre bir işbölümüne girişir; hekim yaralananların bakımını ve susuzluğa karşı tedbirleri, pilot liderlik rolünü, muhafızlık yapmış biri güvenliği, eski bir asker haberleşmeyi üstlenir. Mühendis sanılan maket uçak tasarımcısı ise, enkaz halindeki uçaktan tek motorlu bir ucube çıkarmayı kendine iş edinip, mücadele dolu inşa sürecinin sonunda kazazedeleri kurtuluşa uçurur.
Yirmi yaşın rol özdeşlemesi ve kimlik arayışı psikolojisi içinde sinema salonundan ayrılırken, ufaktan dehşete kapılmıştım. İki yıl sonra baş başa kalacağım mesleğimle aynı duruma düşmüş olsam ne yapacaktım? O aralar okul dışında katıldığım halk etkinlikleriyle paralellikler kuruyordum. Sonuçta orada katıldıklarım da toplumsal problemlerden kurtuluş mücadelesiydi. Bir süre sonra problem kavramı mesleğimde ana dayanağım olarak belirmeye başladı. Ben, problem durumlarını anlayıp oradan kurtulmanın kılavuzu olacaktım. Problem ve kurtuluş kavramlarının beraberliği, soylu bir mesleğim olacağı müjdesini veriyordu. Lakin, neydi allah aşkına şu ‘problem de problem’ dedikleri? O günden beri sorup durdum. Uzunluğunu kısıtlı tutacağıma söz verdiğim bu yazı, arayışımın ilk yıllarında düşünceme evrim geçirten tecrübelerimi aktarıyor.
Mesleğim gereği problem kavramıyla o güne dek bilegeldiğimden farklı bir biçimde uğraşacağımı, ilk kez bir yöneylem araştırması (OR) dersinin etüt (‘recitation’) saatinde düşündüm. Konumuz şuydu: Yeni kurulacak bir tesise birkaç aday arasından yer seçilecek, ara aktarmalarla diğer noktalara oradan mal yollanacaktı. En ucuz dağıtım için mevcut adayların hangisinden yola çıkmalıydı?
MM binasının dördüncü katında, stadyuma bakan en dipteki dershanenin ahşap platformu üzerindeki her haliyle kendine güvendiği belli asistanımız, çözümünü bulduğu modele bakarak şöyle bir gerindi ve: “Tabii arkadaşlar, arazilerden biri kayınpederinize aitse, problem bambaşka problem.” deyiverdi. Söylemindeki kıvraklığı beğenmiş olacak ki, hafif hafif gülümseyerek tel gözlükleri ardından bakışını bizlere çevirdi; hamlesini tamamlamış, sıra bize gelmişti. Ön sıralarda her şeyi çabucak anlayan takım başlarını sallayarak bulguya katıldı. En arkadakiler her zamanki gibi pek aldırış etmedi. Ortalardaydım. Biraz anladığımı sandıysam da, tozlu tahtada öyle kuzu kuzu duran problemde malvarlığıyla hayali kayınpederimin ne rolü olacağına aklım pek ermemişti.
O güne dek problem denildi mi, verileni oradan oraya söke taka mutlu sona gitmenin kuralına uygun yol sorulurdu. Her problemin bir gidiş yolu olurdu. Eh, bu cinsten gidişlerde yola düzülmekte fena değildim. Konusuna bağlı olarak verilenler, birleştirme kuralları ve varılacak son çeşitlilik gösterse bile, problem “Zor görünenin içinden bir çık da görelim” meydan okuma oyunuydu. Ancak adil oynanırdı: “Bu verilenler yetiyor mu?” diye sorsak, duraksamasız “Yeter evladım, bu kadarı yeter” yanıtını alırdık. “Bildiklerimizle olur mu?” diye kaygı belirttiğimizde, “Fazla bile gelir.” deyip yatıştırırlardı.
İçime kurt düşmüştü düşmesine ama, gelecekte bulacağımı sandığım problemlerden ötürü gururum okşanmıştı. Benim meslek, her farklı durumda bambaşka bir problem çıkarabilmeyi kapsıyordu. Gidiş yollarını bilen benim gibiler, gereğini yaptıktan sonra, o başarılacağı belli sonucu çekip çıkarırlardı.
Artık arada bir dinlemeye başladığım seminerlerde, “Ne ilginç problemmiş!” deyip duran hocalarımın heyecanına akıl erdirir olmuştum. Başka disiplindekilerin göremediklerini görüp, problemleri bir yumağı çözer gibi birbiriyle ilişkilendiriyor, derinlerdeki benzerlikleri başkalarından önce yakalıyor ve o nüveyi çektikleri gibi, serüven dolu gidiş yollarıyla özü az buçuk belli sonlara yürüyorlardı.
1978 Nisan yirmi birde mezun olunca, mesleki meselenin teknik adını koyduğuma kendimi iyiden iyiye inandırmıştım: Bir defa çeşit çeşit sistemler vardı. Bunlar gidiş yollarını zamanla öğreneceğim basitliklere indirgenebilir şeylerdi. Bağlam, kapsam, konu ne olursa olsundu özünde sistem, mesleki sezgi ve problem vardı. İşte o kadar!
İlk işim, Azot Sanayi Proje Müdürlüğünde çalıştırılan tek (ve ilk) endüstri mühendisi pozisyonuydu. Müdürüm sevgili Vedat Mıhladız ve etrafımdaki tecrübeli kimya mühendisi büyüklerim, orada bana ne yaptıracaklarını tam olarak bilemeseler de ben için için emindim: Beni bekleyen problemi yakalayacak, karmaşadaki gizli düzenliliği ve dolayısıyla az buçuk bildiğim çözümleri çıkarmaya önayak olacaktım.
Lakin Azot’ta günler tam beklediğim gibi geçmedi. Sık görülen ekipman arızaları, yığma malzemelerin istif alanlarından taşınması, onarım işlerini projelendirme, süreç kontrolünde parametre tercihleri gibi konularda ilk girişimlerim hayal kırıklıklarıyla doluydu. Çalışma arkadaşlarım, her seferinde önüme kimya ve suni gübre teknolojisi bilgisinden takılacağım bir cehalet barajı ve hareket alanı bırakmayan yüzlerce teknik kısıt çıkarıyor, geç saatlere dek iyi niyetle dinlemelerine karşılık, problemin yanına dahi yanaştırmıyorlardı.
Tabii yılmadım. Elimde koca bir organizasyon vardı. “Ne olacak bu müdürlüğün hali?” diye öğle yemeklerinde iyi işlemediğinden yakınılan müdürlüğümün çalışma düzenine eğilelim istedim. Teknik yenilikçiliğe tutkun bir mühendis olan müdürüm, sonunda benden yararlanacağı umuduyla fikrime sıkıca sarıldı. Fena olmayacak, işler düzeltilecekti. İyi de müdürlükteki problem neredeydi?
Sorun alanını, mühendislerden oluşan proje takımlarının görev yüklenme ve yönetsel takibi diye düşünerek, müdürlükteki tüm mühendisleri toplantı üzerine toplantıya çağırdım. Yönetimin itmesiyle eksiksiz katıldılar. Sezgim, amacımın çoklu proje yönetimi ve vasıflı insan gücü çizelgelemeye varmak olduğunu duyumsatıyor, hatta indirgeme çabalarıma arkadaşlarımı ortak etmeye itiyordu.
Fakat konu iş tanımlarını yapmaya gelince, fikirler çatallanır, herkes bir diğerinin değerlendirmesinden rahatsız, tartışılan tanımın kendileri aleyhine bir başka grup mühendisin işini kolaylaştıracağını iddia eder oldu. Ne aktivite, ne süre, ne de ardışıklık bulmak olası görünüyordu, nerede kaldı çizelge için amacın ne olduğunda uyuşmak. Tutunabildiğim her dal ya hemen kırılıyor ya da dilediğim yere uzanmıyordu. Dertler, benim harcım gidiş yollarının varabileceği moleküler hallere indirgenemediği gibi, oldukları gibi bırakılınca da T.C. hükümetini, hatta devlet düzenini değiştirmeye varacak cesamete erişiyordu. Bu durumu, dokuz on yıl sonra Bilkent Endüstri’deki bir seminerde, Tınaz Titiz’den dinleyecektim ama bunu ilerleyen bölümlerde anlatacağım.
Proje müdürlüğündeki görev dağılımıyla uğraşmayı bırakarak, AZOT Sanayinde disiplinlerarası bir çalışma açılımını denemeye kalktım. Şansın da yardımıyla AZOT’un genç ve dinamik eğitim müdürüyle tanışmıştım. Hemen kaynaştık. Düşündüklerimi dikkatle dinledi, meslekten endüstriyel psikolog olan yardımcısı ve o sıralar eğitim bilimlerinde yüksek lisans çalışması yürüten genç bir yakınının gönüllü katkılarıyla, şirketin fabrikalarından birinde iş süreçlerinin problemlerine eğilmeyi kararlaştırdık. Kendi müdürlüğümde beni içtenlikle desteklemiş bir kimya mühendisi ve onun Kütahya fabrikasının işletme mühendisliğini yürüten can arkadaşı da çalışmayı benimseyip takıma katıldı. Şans da yaver gitti: Bizim bölüm üç yıl önce aynı fabrikada bir iş değerlendirme projesi yapmıştı. Sonuçları maalesef uygulanamayan çalışmanın raporu arşivde bizi beklemekteydi.
Durum saptaması için mülakat yapılsın, veri bulmak için seçilmiş örnek bir kitleye anket uygulansın dedik… ve orada takılıp kaldık. Diğerleri bana, iyi bildikleri uygulamalardan birine varmaya çalışıyorlar izlenimi verirken, ben de onlara problemi araştırmakta takılı kalmış lafazan biri olarak görünüyordum. Kuruluşta ilgi uyandırmış ama kendimce makul bir problemle buluşamamıştım. Bu defa da problemi enine boyuna tartışıp bir bütüne oturtmak yerine, olan bitenin bir ucundan kararlılıkla tutup hızla üzerine gitme niyetine yenilmiştim. Bütünün, parçalar toplamından daha belirleyici olduğunu bilmeme karşın, işin sahiplerinin gözünde de problemi bütünle ilişkilendirmek gerekiyordu. Yapamadım.
Ne de olsa gençtim. İki yenilgi hemen canıma yetti. Bölüm sekreterimiz rahmetli Nilgün Çuhadar’ın asistan kadrosuna atanabileceğimi haber veren telefonuyla, kamuda on altı ay süren mesleki uygulamacılık arayışıma oracıkta son verdim. Akademik araştırma önü açık yolumdu artık. Araştırmacılık problemle yatıp problemle kalkmak demek olacağına göre, bu müstakbel içli dışlılık sayesinde mesleki temel meselemde günlerden bir gün herhalde hidayete erecektim.
Problem kavramında beni sarsan sonraki izlenim, ABD’de 1981 sonunda başladığım doktora programında her dönem zorunlu kaydolunan seminer dersinde oldu. Her Salı öğleden sonra öğretim kadrosu ve lisansüstü öğrencilerin tamamı, bir öğrencinin sunduğu yayınlanmış bir yöneylem araştırması uygulamasını tartışırdı. Önceden dersin koordinatör hocasına konunuzu kabul ettirir, sunumu yaparken oturumu da yönetirdiniz. İşin ilginci, sunumu yapan kadar tartışan öğrenciler de değerlendiriliyordu. Her oturum bir ameliyatın klinik konsültasyonu gibiydi.
Bu seminerlerden birinde, Amerikan Futbol Ligi (AFL) takımlarından Dallas Cowboys’un, maç hazırlıkları ve maç sırasında çevrimiçi (=online) taktik tercihlerinde istatistiksel modellemeden yardım almaya girişmesi anlatıldı. Problem beni şaşırtmıştı. Amerikan futbolunu henüz bilmiyordum, ama takım sporuyla epey ilgilenmiş biri olarak bu problem kategorisini farketmemiş olmak kanıma dokunmuştu. Nasıl olurdu da “Top yuvarlaktır” diye- hoş Amerikan futbolu topu kavun şekillidir ya- bilinemezliğine inanılan müsabaka problem halini alırdı?
Chuck takma adını hala andığım, sunumu yapan kıpkızıl saçlı, ağır güney aksanlı ve her şeyiyle hızlı çocuğu seminer çıkışında yakaladım. Futbol ve taktik konuştuk. Laf lafı açtıkça, aklıma gelmeyen bir unsur daha belirmeye başladı: Problem, öyle ortada duran bir varlık değildi. Problemi anlamak, taşın içinde gizli heykeli, fazlalıkları yontup atarak meydana çıkardığını söyleyen Michelangelo’nun dediği gibi bir iş değildi. Problem iradeyle ilgiliydi. Bir sonuç arzu edildiğinde, nelerin yapılabilir olduğunu tespit etmek problemin başlangıcıydı.
Dallas Cowboys, rakibin saha dizilişine bakarak muhtemelen hangi oyunu başlatacaklarını kestireceğine inanmıştı. Kendi oyunlarından duruma özgü birini seçerlerse, uygun karşılığın verilebileceğini düşünmüşlerdi. Oysa Los Angeles Raiders’in iradesi farklıydı. Raiders’a kalsa birinci sınıf bir top taşıyıcı kullandılar mı arzuları gerçekleşecekti. O sezon Raiders finalist olurken, Cowboys kendi eleme grubunda bile başa güreşemedi. İrade ile gerçeklik her zaman örtüşmeyebiliyordu. Ama ben yine de Türkiye’ye döndüğümde, bizim futbolu modellerle incelemeyi ısrarla önerdiğim sevgili Burak Kazaz’ı kandırabilmeyi isterdim.
Problemin doğada yer alan olgusal bir varlık olmaktan ziyade, insanların özgül etkinliğiyle meydana gelen kılgısal hali, bir süre de beni keyfiliğe inandırdı. Doktoralı ilk günlerimde her problem neredeyse “Ben yaptım oldu” cinsinden görünürdü. Arzuya göre maliyet tanımı, duruma göre stok kalemleri, atölye şefinin gözünün kestiği çizelge vs. Ta ki 1987 Mart ayının o sabahı ayaklarım suya erene kadar.
Akademik işimde ilk uygulamalı proje, Hava Kuvvetleri’nin ‘Factory Management Improvement System’ (FMIS) çalışmasında Amerikalıların getirecekleri çözümleri, kurumu kollayarak kontrol etmekti. Eskişehir’deki tesisleri proje ekibi olarak aramızda paylaşmıştık. Benimle çalışmak üzere atanan asistan arkadaşlarımla birlikte işe koyulduk. Payımıza düşen tesiste yapılan jet motoru bakım işlerinde gecikmeler yaşandığını öğrenince, keyfime göre bir iki ölçü formüle ettim. Oranlar, farklar, farkların toplamı filan. Problem, bu ölçülere bakılınca anlaşılabilecek, bu ölçüler iyileştikçe çözüme yaklaşılıyor olacaktı. Eskişehir’e gitmeden önce Ankara’da asistan ortağım Melih Vurkır’a anlatmış, pek itiraz almamıştım. Yolculuk sırasında önerime hayran otobüsün camından etrafı neşeyle seyrediyordum, çünkü projede son birkaç haftadır bir duraksama vardı. Benim o keyfi yaratımım işi yoluna sokacaktı.
O sabah fabrika yöneticileriyle görüşmeden önce kendi aramızda hoca-asistan toplanmış, makam odasında masanın üzeri dolu olduğu için, komutanın yokluğunda kağıtlarımızı orta sehpanın üzerine yaymıştık. Her ekip, proje yöneticisi arkadaşın sordukları ışığında anlatmaya koyuldu. Sıra benim ekibe geldiğinde, diğer ekiplere de ışık tutacak problem nüvesini açığa çıkaracak o iki ölçüyü gösterdim. Deneyimiyle benden ileride olduğunu bildiğim genç proje liderimiz, “Bunlara mı bakıp problemi yakalayacağız?” diye sorduğunda, biraz sarsılmakla birlikte, “Elbette!” yanıtım güven doluydu.
“Bu gösterdiklerinle mi?” Güzel ve derin İngilizcesiyle bizleri etkilemiş liderimiz, hiddetini gizlemedi: “My foot!”. Doğrusu bu deyimi ilk kez duyuyordum, lakin foot’un F’sinin alt dudakta çıkardığı rüzgara bakılırsa, yöneticimin iyi şeyler düşünmediği belliydi. “Bunlardan sayı çıkar, problemin hikayesi değil.” diye meslek yaşantımın en ilginç derslerinden birini verdi. Haklıydı. Evet, problemlerde doğal olanın yanı sıra kurgusallık vardı. Ama o kurgulayıcı irade, gözlem ve aklın tanımladığı bir sürecin, olaylar zincirine verilen anlamda gizliydi. Benim karmaşık ölçülerim ise karanlıkta ellediği filin kuyruğunu halat sanıp, düğümünü çözmek için boğum arayan adamın yapacağını andırıyordu. İrade düğümü çözmeyi emretse dahi, halatın gerçekliği düğümü kesmeyi gerektirebilirdi. Hatta ortada bir halat bile olmayabilirdi. Önce iradeyi anlamak ama bir süre ondan etkilenmeden- bu kolay değil tabii- karanlığı aydınlatmak gerekiyordu.
Ya aydınlatmak ne demekti? Karmaşık problemler açıklanmaya muhtaç hikayelerin içindeydi. Bir hikaye su yüzüne çıkarılacaktı. İyi de, bir varmış bir yokmuş diye masal anlatacak halim yoktu ya ! Bir de baktım, her problemin bir arka planı olduğunu düşünmek, ister istemez şekillerle haritalama alışkanlığını getirmiş. Büyük resim (= big picture) formuyla o tarihlerde henüz karşılaşmamıştım. Fakat şekillemekten çok şey umar hale gelmiştim. ANSI, ASME, ISO, IEEE’nin şemalar, semboller, protokoller ve standart notasyonlarına iyice merak salmaya başladım. Her probleme bir hikaye edişle başlanılması gerektiğini hala savunurum. Ancak kağıt yüzeyine mahkumiyetin sakıncalı olacağını da başka bir izlenim öğretti.
Tınaz Titiz’i, önce Halim Doğrusöz hocamdan duymuş, sonra başında olduğu bakanlıkta uygulamalı bir proje yapma umuduyla birlikte ziyaret etmiştik. O görüşmede daha evvel Halim hocamdan öğrendiğim, “Her toplum kendi problemlerini çözebildiği kadar gelişkindir” anlayışını, Tınaz Titiz’in de içtenlikle benimsediğini anlamak hoşuma gitti. Kendisini daha uzun uzadıya dinlemek istiyordum ki Bilkent Endüstri’ye konuk olarak problem çözme üzerine bir seminer vereceğini öğrendiğim 1988’de şansım bir defa daha yaver gitti.
Tınaz Bey problemlerin katmanları olduğu görüşündeydi. Birden, şekillerimde kutu ve oklardan oluşan yüzeysel açıklamalarla o güne dek iki boyutlu bir dünya kurgusuna bağlandığımı, aslında problemlerin derinlemesine de varolduklarını algıladım. Derinliğine gidiş bizi kök sorunlara ulaştırıyordu. Örneğin pederşahi aile düzenimiz okuma alışkanlığını yerleştiremeyişimizin kökündeydi. O da gitgide yolsuzluk problemi dediğimizin gerisinde yer alıyordu.
Gerçekte problem bir sarmaldı. O sarmalda ardı ardına sorulacak “Neden” sorularının yanıtlarıyla köke doğru inilirdi. Köklerin belirli başlıklara odaklandığını belirten Tınaz Bey o söyleşisinde, günlük konuşmalarda asıl mesele diye başlayan ifadelerin, bu anlamda hedef saptırmaktan başka işe yaramadığını anlattı. Problemin anahtarı çok katmanlı sorgu idi.
Zümrüt-ü Anka’nın Uçuşu filmiyle başlayan mesleğime dayanak aranışımın ilk on küsur yılı böyle gelişti işte. Şöyle hızla aklımdan geçirince, nereden nereye geldiğime şaşmıyor değilim; gidiş yolu adına indirgemeye duyulan sonsuz güvenden bütünlükte ısrar etmeye, problemin farklı sahiplerini ikna edebilmekten baskın bir kurgulayıcı iradeye, iradecilikten keyfiliğe gelmişim. Orada durmayıp haritalamaya, haritalamanın yetmediğini sezip sorun sarmalları, derinlik arayışı ve sorguya… Sonraki yıllarda da sürdü bu takıntı ve algıladığım “problem nedir” kavramı evrildi durdu.
Şu problem problem dedikleri, kendisi bile ne problemliymiş meğer.
Sinan Kayalıgil
1950 ortaları İstanbul doğumludur. Çocukluğu İstanbul’un Veznecileri, Hatay’ın Reyhanlı ilçesi, Balıkesir’in Bereketli ve Suriye’nin Kef-r Teharin köylerinde geçti. Diyarbakır Maarif Koleji’ni (sonradan Diyarbakır Anadolu Lisesi yapıldı) bitirdikten sonra 1978 yılında ODTÜ’den endüstri mühendisi olarak mezun oldu. Bir süre çeşitli işlerde çalışırken iktisat yüksek lisansı çalışmalarını tamamlayıp, ODTÜ Endüstri Mühendisliği bölümü kadrosuna katıldı.
Doktora için gittiği ABD’den dönüşünden beri 22 yıldır bu bölümün öğretim elemanı. ODTÜ’den izinli öğretim üyesi olarak arada Kuzey Kıbrıs ve Avustralya’da çalışmışlığı bulunuyor. Daha ziyade siparişe üretim yönetimi, üretimde esneklik ve bilgi tabanlı karar destek sistemlerinin modellenmesi ile ilgilidir. Endüstri mühendisliği öğretimi, toplumsal yenilik projeleri, endüstriyel AR-GE’de bu mesleğin payının artırılması ve meslek örgütlenmesi konularında çeşitli girişimleri başlatıp katılmışlığı oldu.
Bu güne kadar 25 yüksek lisans ve 3 doktora öğrencisi mezun oldu, 15 kadar makale, 20’nin üzerinde uygulamalı projede payı vardır.
Evli ve bir çocuklu Sinan Kayalıgil’in özel ilgileri toplumsal politikalar, kültür konuları, tiyatro, fotoğraf, maketçilik, deniz, kırlar ve doğal yaşamdır.
