1972 yılında ODTÜ, o zamanki adıyla Merkezi Sistem olan üniversite sınavlarının dışında duruyor, kendi bağımsız sınavını yapıyordu. 68 döneminin heyecanını 15-16 Haziranı on beş yaşlarında bir çocuk olarak yaşamama rağmen, aklımda ODTÜ’ye girmekten başka bir hedef yoktu. Dokuzuncu sıradaki tercihim olan İdari İlimler Fakültesine kayıt için gittiğimde, valizimdeki en kıymetli parçalar babamın av postalları ve ceketiydi.
Katıldığım ilk ders, şayet adını doğru hatırlıyorsam, “Hukuka Giriş” idi. Ünlü hukuk insanı Rona Aybay sınıfa girdiğinde heyecanım doruktaydı. Öyle ya, hayallerimin okulunda devrimcilerin oturduğu sıralarda oturacak, o havayı teneffüs edecektim. Dersi dinlemekle, 12 Mart sonrası olmasına rağmen sıraların üzerinde varlıklarını sürdüren devrimci sloganları okumak arasındaki tereddüdümü, Rona Hoca’nın (AYBAY): “Arkadaşlar, otobüste gelirken bir arkadaşım akıl danıştı ama işin içinden çıkamadım. İstediğini yerine getirebilirse, birlikte olmaları karşılığında bir kadınla anlaşma yapmışlar. Arkadaşım isteği yerine getirmiş ama kadın verdiği sözü tutmamış. Bu durumda ne yapılabilir, gelin birlikte tartışalım.” diyen davudi sesi dağıttı. Bir ders boyunca süren tartışmalar sonunda zil çaldı ve Rona Hoca, tahtaya koca harflerle “Contracts which are immoral are void” yazdı. Bu olay sadece ODTÜ öğrenciliği ile lise öğrenciliği arasındaki farkı anlamama yardım etmedi, çok daha önemli bir etki yaratarak hukuk nosyonu kazanmamı sağladı.
Puanlar Düşünce
Bir ay süren keyifli öğrencilikten sonra fakülteler puan düşürdü. Babamın mühendislik tutkusu nedeniyle, araya taraya bulduğum en düşük puanlı ve “mühendislik olmayan mühendislik” olarak gördüğüm ilk tercihim olan Endüstri Mühendisliğine girmeye hak kazandım. Müthiş bir kararsızlık yaşadığım sırada babamın bu haberi bir aile dostumuzdan öğrenmesi üzerine Endüstri Mühendisliğine zorunlu geçiş yaptım. Calculus, Physics, Chemistry gibi temel mühendislik derslerini, bir ayı aşan bir gecikmeyle izlemeye başlayınca doğal bir sonuçla karşılaştım: 1.05 ortalamayla probation. İkinci dönemde irregular dersler, yenileri ve bahar sendromu, futbol turnuvasının en kritik maçlarıyla çakışan midtermler, bir bahar aşkı ve tam repeat ediyorum derken Calculus finalinde dış destek ve 2.05 ile ikinci sınıf öğrenciliğine geçiş. Kısacası, sonraki beş yıllık öğrenciliğimin standart temposunun başlangıcı; bir sömestr probation, ikinci sömestr 2 küsür ve en az iki irregular dersle bir üst sınıfa geçiş.
Siyaset Kapıyı Çalınca
Üçüncü sınıfa başladığımız 74 yılıyla birlikte hareketlenen siyasal yaşam ve ilk boykot, birçok kişi gibi benim de hayatımı değiştirdi. Aynı ranzayı paylaştığım Uğurhan’ın okula yapılan bir saldırı sonucunda faşistlerce vurulmasından sonra, siyasete daha aktif olarak katıldım. Ders, futbol, pastane üçgeninde kurulu gündelik hayatım, siyasi toplantıların eklenmesiyle dörtgene dönüştü. 75 baharında başlayan birinci boykotla birlikte, dörtgenin siyaset köşesi giderek daha ağır basmaya başladı. Öğrenci Temsilcileri Konseyi Başkanlığı bütün hayatımı belirledi ve bu durum , arada 3.05 dönem ortalaması yakaladığım dönemler olsa da, okulu bitirdiğim 1978 yılına kadar değişmeden sürdü.
İş Hayatına Balıklama Dalınca
O yıllarda siyasetle yoğun olarak ilgilenenler açısından okulu bitirmek, genç bir mühendis olarak para kazanmak ve bu parayı dilediğinizce harcamaya başlamak anlamına gelmiyordu. Ülkeyi ve dünyayı devrimle değiştirme ülküsüne hizmet etmeyen bir yaşamı düşünmek mümkün bile değildi. Bunun nedeni ise içinde bulunan ilişkilerin yarattığı mahalle baskısı değil, kendi vicdanımız ve bilincimizdi. Bu nedenle iş, bir amaç olarak değil, devrimci mücadeleye daha fazla katkı yapacak olan bir araç olarak görülürdü. Bu anlayışın doğal gereği olarak önce yerinden yönetimin ve doğrudan demokrasinin bir aracı olabileceğini düşündüğüm yerel yönetimlerle ilgili bir işe, Yerel Yönetim Bakanlığı Müsteşarlık Uzmanlığına, birkaç ay sonra da faşistlerin işgalinden yeni kurtulmuş olan Adana İktisadi Ticari İlimler Akademisi Mühendislik Yüksek Okulunda, Endüstri Mühendisliği Öğretim Elemanlığı görevine başladım.
İş hayatına böylesine balıklama dalarak, üstelik de endüstri mühendisliği dersleri vermeye başlayınca, hayatımın en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşadım. Bir yandan her gün birkaç kişinin öldürüldüğü Adana’da hayatını korumanın zorlukları, diğer yandan sıralarında bir öğrenci, bir güvenlik görevlisinin oturduğu bir okulda ders vermek; üstelik öğrenciliğinde bu derslerin önemli bölümüne girmemiş bir insan için hiç kolay değildi. İlk üç ayım geceli gündüzlü okumak, daha doğrusu endüstri mühendisliğini öğrenmekle geçti. Bu çabalarım sırasında önemli bir şeyi fark ettim. Therblig Sembollerini tam olarak bilmiyordum ama Motion and Time Study’nin neden ve nasıl yapıldığı, niçin ortaya çıktığı kafamda su gibi berraktı. Yer seçimi ilkelerini alt alta yaz deseler ikinci maddede duraklardım, ama bir şişe cam tesisi için yer seç deseler en doğru iki seçeneği bulabilirdim. Bu ise ODTÜ’nün ve endüstri mühendisliği eğitiminin bana kazandırdığı analitik düşünebilme ve bir senteze ulaşabilme yeteneğinin doğal sonucuydu.
Bunu fark ettiğim sıralarda, yaşadığım bir başka olay endüstri mühendisliğinin en derin çelişkisini görmeme neden oldu. Lise gibi ders notları ve ezbere dayalı eğitim sistemini kırmak için başladığım araştırmaya dayalı eğitim, öğrencilerin sunuş yaparak derslere aktif katılımı ve open book sınav gibi denemelerimin sonuçlarını öğrencilerle tartışırken, hepsi birden eski usule dönmek istediklerini belirtince, metodun hiçbir şey, insanların algılamasının her şey olduğunu gördüm. Siyasal pratiğin içinde el yordamıyla keşfettiğim, insanların hazır olmadıkları hiçbir şeyi yapamayacağı gerçeği bütün açıklığıyla önüme çıktı. Bunun üzerine bir hafta boyunca bütün sınıflara ek ders koyarak, eğitim üzerine derin bir sohbet ve tartışma gerçekleştirdik. Bunun sonucunda çok basit bir gerçekle yüzleştim. Sağcı ya da solcu bütün öğrenciler, güvenlik güçlerinin içinde bulunduğu bir sınıfta tahtaya kalkıp ders anlatmaya çekiniyor, açık kitap sınavlarında verdikleri kendi değerlendirmelerine dayalı yanıtların, siyaseten(siyasi yönden) farklı düşünen hocalar tarafından kolaylıkla “yanlış” diye değerlendirilerek sınıfta bırakılabileceklerinden korkuyorlardı. Kısacası uygulanan yönteme yabancılaşıyorlardı.
Bunun üzerine ilk yaptığım şey sınıfımdan güvenlik güçlerini çıkarmak oldu. O sıralarda atandığım Müdür yardımcılığı görevim bu açıdan işimi kolaylaştırmıştı. İkinci uygulamam ise bir quiz yapmak oldu. Sonuçlarını sınıfta öğrencilere değerlendirttim. Kimi öğrenciler kendi sınavlarını, kimi öğrenciler aynı siyasi görüşte oldukları arkadaşlarının sınavlarını, kimileri de karşı siyasi görüşte olanların sınavlarını değerlendirdiler. Değerlendirmeler sınıf tarafından tartışıldı ve mutabakata varılmadan sonuçlandırılmadı. Sınıfın dörtte üçü son derece düşük not almasına rağmen, bütün öğrencilerin notları belli olduğunda, itiraz eden hiç kimse kalmamıştı. Bu tablo, 12 Eylül sonrasına kadar süren ve özlemle andığım akademik yaşantımın sıkıntısız sürmesini sağlayan bir adım ve mesleğimin derin bir çelişkisini ilk kez fark etmemi sağlayan bir köşe taşı oldu.
Üretimin Hazzı ve Yine Aynı Çelişki
12 Eylül sonrası Mamaktaki zorunlu ikametimin bitmesiyle beraber, hayatımı sürdürebilmek için telekomünikasyon sektöründe bir fabrikada işe başladım. MIS dersini Cemal ve Defne’nin katkılarıyla halletmiş bir insan olarak, 350 kişilik bir fabrikada MRP projesinin hayata geçirilmesinden sorumlu olmak kabus gibi bir şeydi. Yeniden Akademideki hayatıma döndüm; üç ay boyunca sekiz klasörü aşkın kullanıcı dokümanlarını ve kaç klasör olduğunu hatırlamadığım IBM iç eğitim dokümanlarını bitirdiğimde hazırdım. İşe stoklardan başladım. Depo işçilerinin doldurduğu stok kartlarının ve üretim planlama mühendislerinin elle hazırladıkları iş emirlerinin yerini bilgisayar kayıtları alacak, malzeme miktarları, siparişlerin durumu real time olarak bilinecek ve üretim aksamayacaktı.
Elbette yaşam böyle olmadı. Aylar boyunca stoktaki gerçek malzeme miktarıyla bilgisayar kayıtları birbirini tutmadı. Bu bir yana, malzemelerin gerçek lokasyonları bile bilgisayar kayıtlarından farklıydı. Bu sıkıntıları aşmak için depoları dolaştığım bir sırada, bir işçinin malzemelerin yerini değiştirdiğini, bir diğerinin ise raflardaki stok kartlarını dolabına kaldırdığını gördüm. İkisine de ayrı ayrı davranışlarının nedenini sorduğumda, yanıt aynıydı: “Bizim işçi olarak gücümüz, malzemenin yerini ve miktarını doğru olarak bilmekten geliyor. Sizin yeni uygulamanız bunu yok ettiği takdirde bizi istedikleri anda işten atabilirler, bunu engellemek için yapıyoruz.”
Aylar süren emeklerime yönelik bu açık sabotaj karşısında ilk aklımdan geçen şey, ikisini de işten atarak diğerlerine göz dağı vermekti. Beni durduran Adana’da öğrencilerimle yaşadığım deney oldu. Bütün işçileri toplayıp MRP sistemini anlattım, uygulamak için neler yapmamız gerektiğini sordum ve kendilerine fabrika kapanıncaya kadar tutacağım bir söz verdim; ben orada bulunduğum sürece bu sistemden dolayı hiçbir işçinin işine son verilmeyecekti.
Aynı toplantıyı sekiz üretim planlama mühendisiyle de gerçekleştirdikten sonra, gelen önerileri de dikkate alarak sistemi yeniden uygulamaya başladık. Sonuçlar inanılmazdı. Neredeyse her işçi raf kayıtları ve bilgisayar kayıtlarını karşılaştırıyor, hata varsa depo şeflerini ve mühendisleri uyararak düzeltilmesini sağlıyordu.
Ne var ki bu tablo yeterli değildi. Stok seviyelerimiz çok yüksek, stok devir hızımız ise çok düşüktü. 6000 çeşitten fazla malzemeyi optimum seviyelerine çekebilmek bir türlü mümkün olmuyordu. Bir sohbet sırasında, Yugoslav genel müdür yardımcımız Jose Terran, bana siyasette her an kullandığım, eski tabirle ehem-mühim ayrımını, teknik bir jargonla ABC analizini hatırlattı. Uygulamaya hızla başladık, yıl sonunda mucizevi bir tablo ortaya çıktı. Stok devir hızımız iki kat artarken, stoklarımız yarı yarıya azaldı. Tesadüfen endüstri mühendisi olan bir insan, DD’den daha yüksek not alamadığı Üretim Planlama ve Stok Kontrol dersinin hocası Ömer Saatçioğlu’na kabus gibi gelecek bir şekilde, genel müdür yardımcısı yetkileriyle Üretim Planlama Kontrol ve Tedarik Müdürü oldu.
Disk ve Yeniden Siyaset
Dört yıl süren sanayi deneyimim sonrasında, ülkedeki siyasal atmosferin kısmen canlanmasının da etkisiyle sanayi dünyasını terk ederek İletişim Yayınlarında koordinatör olarak işe başladığımda, çalışma yaşamının deneyimleri, zoraki mühendisin bilgisini arttırmış, kimi mesleki teknikleri rahatlıkla uygulamasına olanak verecek hale getirmişti. Üç yıl süreni bir çalışmadan sonra, 1991 yılında DİSK’in yeniden açılmasıyla birlikte Eşgüdüm Daire Müdürü olarak göreve başladım. On bir yıl süren bu dönem, mesleğimin etkilerini masanın öbür tarafından görmemi sağladı.
Ülkemizin yeni organizasyon modellerini ve üretim tekniklerini uygulamaya soktuğu bu yıllarda kalite çemberleri, yalın üretim, Japon tarzı firma aidiyeti , outsorcing vb. birçok yeni model, birçok firmada ardı ardına gündeme getirildi. Bilançolarına bakıldığında, bazı firmalar başarılı sonuçlar alırken, kimileri sorun üzerine sorun yaşadı.
Firmaların başarı veya başarısızlığından bağımsız olarak, bu dönem 80’lerde başlayan dönüşümün toplum ve tek tek insanlar üzerindeki etkilerinin daha açık olarak gözlenebildiği bir süreç oldu. Kar dürtüsü diğer bütün değerlerin önüne geçti ve başarıyla başarısızlık salt kazanılan para üzerinden ölçülmeye başlandı.
Sendikalar üretim süreçlerindeki bu değişimin farkına varamadılar. Organize büyük işletmelerde uzun süreli istihdama dayalı örgütlenme modelinin hızla çökmesi karşısında şaşkınlığa düşerek, işverenle iyi ilişkiler kurmanın kendilerini koruyacağını zannettiler. Kimi zaman personel müdürlüğü görevini üstlenerek, kimlerin işten çıkarılacağını belirlemeye bile başladılar ve giderek işlevsizleştiler.
Topluma ekonominin gereği olarak sunulan, ideolojilerin sonu diye adlandırılan bu süreç, aslında tam bir ideolojik dönüşümün adımıydı. Bu öylesine derinlere nüfuz eden bir dönüşümdü ki kimi derslerin içeriği, kimi derslerin adı bile değişti. Endüstriyel ilişkilerin yerini İnsan Kaynakları Yönetimi aldı. İnsan “sosyal bir hayvan” olarak bile değil, bir üretim girdisi olarak ele alınmaya başlandı. Sendikalar bunun önünde bir engel olarak görüldü ve tasfiye edildi. Geçici ve/veya kayıt dışı istihdam hızla yaygınlaştı.
Bu süreci sadece bireyler üzerindeki etkileriyle ele almak analitik yönteme de, sistem yaklaşımına da aykırı olsa gerektir. 2000’li yıllara kadar yapılan uygulamaları en yakından hatta kimi zaman karar alıcı pozisyonlarda yaşayan bizim kuşak endüstri mühendisleri için bu daha da önemlidir.
Bugün gelinen noktada toplumsal yozlaşmadan, toplumsal yarılmadan ve bizi bir arada tutan unsurlardaki kırılmadan söz ediyorsak, yukarıdaki değişimin bu sonuçlar üzerindeki etkilerini analiz etmeden bir değerlendirme yapmak mümkün değildir. Ortaya çıkan sistemi bütün sonuçlarıyla birlikte değerlendirmez ve sadece işletmeler, karlılık vb. gibi tek boyutlu değerlendirmeler yaparsak, optimizasyon teorisinin “tek tek unsurların optimizasyonu, sistemin optimizasyonu anlamına gelmez” diyen en önemli kuralını çiğnemiş oluruz.
Bunu en açık biçimiyle ortaya çıkaran bir örnek sosyal güvenlik sistemidir. SSK’nın zarar etmesi üzerine kurulan bir söylem sonucunda, üç beş senede bir yapılan sözde reformlar sonucunda emeklilik yaşı altmış beş olmuş, emekli maaşları açlık sınırı seviyesinde hatta altında kalmıştır. Bizim kuşağın, işsiz kalan arkadaşları nedeniyle gayet iyi bildiği gibi bu ülkede elli yaşından sonra iş bulabilmek, bizler için dahi son derece zordur.
Bütün bu reformlar Dünya Bankasının ve IMF’nin talebiyle ve “teknik zorunluluk” gerekçesiyle yapılmıştır. Oysa Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir simülasyon programının kullanılmasıyla elde edilen sonuçlar, kayıt dışı çalışanların kayıt içine alınmasının ve Gayri Safi Milli Hasılanın %1’i düzeyinde bir katkının en ciddi iyileştirmeyi sağlayacağını göstermektedir.
Mesleğin En Derin Çelişkisi
Endüstri Mühendisliğinin ortaya çıkış nedenlerine baktığımız zaman verimlilik ve bu bağlamda üretim artışının başat olduğunu görürüz. Taylor ve Gilbert tarafından ortaya atılan teknikler, ustalık bilgisine dayalı üretim tekniklerinin terk edilerek sıradan eğitimsiz insanların üretim süreçlerinde yer almasını sağlayacak iş basitleştirmeleri ve parçalamalarını içeriyordu. Meşhur deyişle Taylorizm, işçiden “kafasını bir öküz kadar çalıştırmasını” istiyordu.
Bu, kısa vadede olumlu sonuçlar veren bir yöntem olarak sanayi üretiminin katlanmasına yol açtı. Ne var ki uzun vadede ortaya çıkan yabancılaşma, toplumsal verimliliği bir toplam olarak negatif yönde etkiliyordu. Endüstri mühendisleri bu sıkıntı karşısında iş zenginleştirme yöntemleri geliştirmeye başladılar.
Adana Akademisi sürecini anlatırken değindiğim çelişki kendisini tam da bu noktada ortaya koymaya başlıyor. İşe ve ortama yabancılaşan çalışanın ve toplumun verimliliği düşüyor, bunu ortadan kaldıracak yöntemler uygulanınca işin sonuçlarından, teknik anlamda getirilerinden daha fazla pay istiyor. Bu devrevi bir dalga halinde giden bir süreç olarak yaşanıyor.
Aslında bu salt endüstri mühendislerine ait bir çelişki de değil. Hemen bütün disiplinler bakımından yaşanan bir olgu ama endüstri mühendisliğinin özgün bir yanı var; tüm mühendislik disiplinleri içinde doğrudan insanla ilgili olan tek dal.
Bu çelişkiden kurtulmanın yolu ise, amaç fonksiyonunu farklı yazmaktan geçiyor sanırım. Kar maksimizasyonu yerine insani hazzın maksimizasyonunu hedefe koyduğumuzda, bu gün benim gibilerini sık sık vicdan muhasebesine iten teknikler bambaşka sonuçlar doğurabilecektir. Örneğin işçi çıkartmak yerine mesai sürelerini kısaltmak, insanların daha az çalışarak aynı miktarda üretim yapabilmesini veya aynı düzeyde çalışarak daha fazla üretim yapabilmesini sağlayacaktır. Kısacası verimlilik artışı her seferinde eşit olabilecek ama bunun insani sonuçları minimum ile maksimum arasında gidebilecektir.
Sonuç Yerine
Bizim kuşak endüstri mühendisleri, bu sonuca ulaşabilmenin umudunu taşıyıp, kavgasını verdi. Umarım bizden sonrakiler bunu gerçekleştir
Ahmet Asena
1954 yılında doğan Asena 1978’de ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunudur.
1978-1981 yılları arasında A.İ.T.İ.A, Adana İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mühendislik Yüksek Okulunda Öğretim Görevlisi ve Müdür Yardımcısı
1984-1989 yılları arasında TÜRK TELEKOM END. A.Ş.’de Üretim Planlama, Kontrol ve Tedarik Müdürü
1989-1992 yılları arasında Perka A.Ş.’de Genel Müdür
1992-2002 yılları arasında DİSK, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Koordinatör olarak görev almıştır.
2002’den beri MÜ-YAP, Komşu Hak Sahibi Müzik Yapımcıları Meslek Birliğinde Genel Sekreterlik görevini sürdürmektedir.
