İçeriğe geç

Bir EM’in TecrübEM’leri

Kategori: TecrübEM

Önsöz

Erol Sayın yurt ve sınıf arkadaşımdır. Bunu gururla söylüyorum çünkü benim gözümde Erol, taş atıp halka yayabilen bir arkadaş. Bana göre anti- madde evreni kadar zıt bir arkadaşımızın yazısını bana örnek olarak göndermesi tesadüf mü yoksa beni kamçılamak için miydi bilmiyorum ama amacına ulaştı. Lise son sınıfta kompozisyondan ikmale kalıp da ODTÜ Endüstri’yi kazandığı için ikmalde geçirilen, teknik rapor yazmak hariç yazı özürlü olan bana yazdırmayı başardı. Bunun için de teşekkür ederim.

ODTÜ yıllarımda, ne sağa ne sola bulaşmadan mezun olabilen nadir öğrencilerdenim sanırım. Yani bugünün depolitize olduğu düşünülen gençliğe en çok benzeyenlerdenim. Ayrıca bugünkü gençliğin depolitize falan olduğunu da düşünmüyorum. Sebeplerini yazımın içerisinde umarım açıklayabilirim. Ama önce yurtlarda başıma gelen bir olayla başlayacağım. Herkes o kadar devrimci olmaya ve diğerlerini “diğer bir şey” olarak damgalamaya alışmıştı ki, Mehmet isimli Manisa’lı bir arkadaşımızla yaptığım bir tartışma sırasında benim: “Karışıklık yaratma çabaları sonucu kalkınma değil gerileme olur.” ifademe karşı Mehmet: “Hah, sende karşı devrimcisin.” diye cevaplayarak, beni hemen bir kampa sokmaya çalışmıştı. O sırada gene çok okuma ve her telden savunma yapabilme yeteneği sebebiyle saygı gören Erol dostum: “Anti devrimcilikle karşı devrimciliği karıştırıyorsun!” cevabıyla onu sakinleştirmişti. Halen devrim gibi kavramların ancak çalkantılı, kriz günlerinde işe yarayacağını, onun dışında toplumun yarısını mutlu, yarısını mutsuz edeceğini, dünyadaki her kavram ya da felsefenin açık uçlu olduğunu, ani manevraların acı yaratacağını düşünürüm. O zamanki CHP gençlik kollarını ODTÜ’de darbe yanlısı fikirlere karşı denge unsuru olması sebebiyle sevgiyle anarım.

Hayatım boyunca ideolojim, yakın çevremden başlayarak etrafımı düzeltmek oldu. Üretmeye, verimliliğe ve yenilik yaratmaya inancım hep sonsuz oldu, mesleğimle hiç çelişmedim. Başarmaya çalıştım, başaranları takdir ettim, ben başaramazsam başaranlara katkıda bulunayım diye düşündüm.

ODTÜ yıllarım ders çalışarak geçti. Devrimci olmadığım için bir iki zoraki yürüyüş dışında, bir de gene bizim bölümden samimi olmadığım şişman bir çocuğun boykot döneminde elimden (kullanmayı planlamadığım) kayıt karton formunu alıp yırtmasının dışında başka darp görmedim. O gün “devrimbaz” lafını icat ettiğimi sanıyorum. Belki eş zamanlı başkaları da icat etmiştir.

Neden “devrimci edilemedim” sorusunun cevabı, aileden aldığım eğitimden kaynaklanıyor sanırım. Babamın dedesi, Aydın ilinin önde gelen eşrafından olması sebebiyle Yunan işgalinde evden alınmış ve bir daha geri dönmemiş (camide toplu yakıldıkları rivayet edilir), annemin dedesi ise, yakın yıllarda İttihat Terrakki’nin önde gelenlerinden olarak Osmanlı Meclisi Mebusan Başkanlığını iki kez üstlenmiş, Malta’ya sürülmüş, buradan Avrupa’ya kaçmış, Atatürk zamanında ölünceye kadar Muğla millet vekilliği yapmış ama bazı kader arkadaşları da aynı dönemde idam edilmişti. Babam Demokrat partiliydi, 61 ihtilalinde Aydın’da mahallede ağlayan insanların arasında uyanıp, meğerse bayrammış diye öğretildim. Yıllarca o bayramda giydirilip okula gönderildim. Menderes idam edilmeseydi gene seçilecekti diye düşünürüm.

Ankara’yı yıllarım geçmesine rağmen sevmem, İzmir’i severim. Ankara bana hafif korku verir, İzmir ise sevgi.

Mezuniyet Askerlik Arası:

Deneme 1:

1978 yılında mezun olduğumda memleketimiz, dönemin başbakanı Demirel’in ifadesiyle 70 cent’e muhtaçtı. İhracat yoktu, üretim yoktu, yenilik yaratma yoktu, iş yoktu. En iyi işler devletteydi. Ama devlette çalışanlar da fakirdi. Babamın hali vakti yerindeydi. 70’li yılların ortalarına kadar DP, AP saflarında sürdürdüğü particilikten yılmış bir çiftçiydi. ODTÜ mezunu olduğum için bütün ailem bana saygı duyuyor ve benden bir şeyler bekliyordu ama ne beklediklerini onlar da tam bilmiyordu. Pek çok ODTÜ mezunu gibi ABD’de yüksek lisans en kaçak ve kolay yoldu ama not ortalamam burslu eğitime baş vurmak için yetersizdi ve babamın durumu da beni burssuz göndermeye yeterli değildi. İzmir’de bir kaç sanayi kuruluşuna baş vurdum. Ya kabul etmediler ya da asgari ücretin altında ücret önerdiler.

Bir akrabam, İzmir’de ihracat amaçlı tek tırnaklı hayvan kesimi yapan gene bir akrabasının mezbahasında çalışıyordu ve mezbaha belediye tarafından kapatılmak üzereydi. Aydın’da ortak bir mezbaha kurma önerisiyle geldiler. O zaman basın- yayın ve politikacılar, ihracat yapın da nasıl yaparsanız yapın diye veryansın ediyordu. Gözümüzü kararttık, arsa parası vermemek için arazimizin içinde inşaata bir dalış yaptık ve Türkiye’de bürokrasinin ne olduğunu öğrendik. Meğerse Türkiye’de yatırım da inşaat da yasakmış. İcazet almak için muhtelif yerlerden toplanan belgelerle Ankara’ya başvurulurmuş. Bakan torpili olmazsa, zaten bürokratlar bu izni vermezlermiş. Yapacağımız inşaat toplam 400 m2, yapacağımız ihracat altı üstü 200,000$/yıl. Tüm bürokratların gözü bizde. Yılmadık, sabırla tüm belgeleri tam bir yılda topladık. 2 traktör parası sermayemizin üstüne 2 traktör parası kredi ya da piyasaya borç takıp tesisi açtık. Bu arada bir senatör oğlu daha İzmir’de bizim işe  niyet etmiş. Önce kapatın diye bizi tehdit etti. Daha sonra alım piyasasında rekabet edip fiyatları arttırdı. Neyse ki ilk yıl iyi kazanıp borçlarımızı neredeyse kapatmıştık. İşi bıraktık.

Bu arada öğrendiklerim: Tesis projesi çizmek, çatı hesabı yapmak, soğuk depo ve diğer enerji hesapları yapmak, inşaat ustası çalıştırmak, inşaatta çalışmak, çatı kaplamak, o yıllarda torpilsiz yatırımcı olunamayacağı, torpilinizin derecesi düşükse devletin bir yılda izin verdiği, fikirlerinizin bürokratlar tarafından partililere pazarlanabileceği, ne olursa olsun dövizle mal satmanın çok keyifli olduğu.

Deneme 2:

Cebimde biraz parayla gene işsiz kalmıştım. Babam, gel çiftçilik yapalım diyor ama, ODTÜ’yü bitirmiş biri olarak çiftçilik yapmayı gururuma yediremiyorum. Çiftçilerin az kazandığını da biliyorum. İngiltere’den yeni gelen Aydın’lı iki arkadaşım: “Biz konfeksiyon işine gireceğiz, ihracat yapacağız.” diyorlar. Birinci Kordon’da bir mağaza kiralamışlar. Askerliğe de az kalmış ama, merak etme biz yürütürüz sen başta bizimle ol diyorlar.

Gene gözümüzü kararttık ama paramız az, atölye kuramayız, ancak fason iş yapacak pek çok atölye keşfediyoruz. Sürümü en çok olabilecek kot ve kadife pantolon üretimine karar veriyoruz. Kumaş almak istiyoruz. İstanbul’a gidiyoruz. Fabrikalar mal satmıyor. Piyasada aradığımız mal karaborsa. Bir Musevi adama gönderiliyoruz. Çeklerimizi verip İzmir’e dönüyoruz.

Numunelerimizi dikip yurt dışına gönderiyoruz. Diyorlar ki sizin malınız çok pahalı. Şaşırıyoruz. Konfeksiyonda kar marjlarının, bütün dünyada toptan perakende arasında %300 olduğunu geç de olsa öğreniyoruz. Pahalı mal ürettiğimizi anlayıp, iç piyasaya dönüyoruz.

Toptan dağıtım, postayla satış denemeleri yapıyoruz. Reklama sıkı paralar harcıyoruz. Ve stokları eritemeden 12 Eylül askeri darbesi oluyor. İşler nedense birden duruyor. Pazarda, fabrika karşılarında satış yapmaya kadar düşüyoruz. İşi tasfiye kararı alıyoruz ve aralıkta Yedek Subay adayı olarak askere gidiyorum. Ortaklarım işi tasfiye ediyor. Kalan sermaye sıfır, kayıp iki doğan parası.

Bu arada öğrendiklerim: Kumaşa kalıp yerleştirmek, atölyelerden kazık yememek için kalite kontrol ve sıkı sözleşme yöntemleri, reklamın faydalı olduğu ama reklamcıların cebinizdeki bütün paraya talip oldukları, pazarda satışın eziyetli ama karlı olduğu. İthalatın yasak olduğu yerde, toptan kumaşın bile karaborsa olduğu. Karaborsa malla üretim ve ihracat yapılamayacağı.

Askerlik ve Hemen Sonrası

Askerlik bir alt başlık olmalı mıydı? Türkiye’de yaşıyorsanız evet. Yedi yıl yatılı okuyan biri olarak askerliğin hiçbir anının bana zor gelmediğini ifade etmeliyim. Katıldığımın ilk gecesi dersler bile yok diye düşündüğümü hatırlıyorum. Şu anda bile askerliği hayatımın en uzun tatili olarak düşünürüm. Eğitim öncesi sınavda pek çok balon uçurulur. Sakın soruları tam yapmayın diye. Mutlaka yapın. Ben birinci tercihim olan İzmir Ulaştırma Okulunu bu şekilde kazandım. Gene eğitim sırasında girdiğim yabancı dil ve yöneylem ağırlıklı bilgisayar sınavı sayesinde Nato’da görev alıp Genel Kurmay’a tayin olan nadir asteğmenlerden oldum.

12 Eylül sonrasında asker olmak keyifliydi. En keyif aldığım şey, nedendir bilinmez, Ankara’da Harbiye öğrencilerinden selam almaktı, bir de trafik kontrollerinde askeri kimliğimi çaktırmadan göstermek. 12 Eylül sonrası toplanan silahları sıralayan bir programa bilgi girişi yapıyordum ve rapor hatalarını düzeltiyordum. O gün için harekat merkezlerinin yapısını, orduda bilgi işlem kullanım alanlarını öğrendim. Dahası silah sanayi’nin dünyada hükümetler üstü çalıştığını, bir TIR dolusu silahın gümrüklere rağmen Avrupa’yı boydan boya kolaylıkla aşabileceğini, içleri karışık ülkelerin de harika pazar olduğunu anladım.

Askerlik ortamında, çok çalışanların çok ödüllendirildiğini, kaytaranların da ızdırap çektiğini, askerliğin mantıksızlık değil, derin bir mantık ve kurallar manzumesi olduğunu, güçlü bir ordunun uzun bir kültür birikim süreciyle oluşabileceğini gözledim.

Aydın Yıllarım

İki başarısız deneme ve askerlik tatili sonrası, aile ziraat işletmesine el atmaya karar verdim. Ama yalnız çiftçilikle kalmayacağım konusunda babamla pazarlık ettim. Küçük bir Ltd. şirket kurdum. Her tür bayilik aldım. Dalgıç pompadan traktöre, hidrofordan, güneş enerji sistemine, tohumdan, gübreye ne bulursam aldım-sattım. Bu arada süt işlemeciliği için kredili yatırıma başladım. Gene proje, inşaat, elektrik, izin gibi işler yılları götürdü.

O yıllarda mesleğimden koptuğumu düşünüyor ve gittikçe huzursuz oluyordum. Bu arada Özal dönemi, Türkiye’de özel sektörde profesyonel mühendis ve yöneticilere yeni iş alanları yaratmaktaydı ama bu fırsatlar küçük şehirlerde oluşmamaktaydı.

Bu arada ülkedeki servet oluşumu dikkatleri tarımdan hızla uzaklaştırıyordu. Toplam ihracatı 2 Milyar $ olan Türkiye’nin, 600.000 ton pamuğunu üreten çiftçilerin ekonomideki payı %30 iken, çiftçilerin payı 30 Milyarda %5’e inmişti ve değişim yeni başlamıştı. Artık solcu parti başkanı bile, “toprak işleyenin” demiyordu çünkü onun dairesi 500 dönüm tarla ediyordu. Arkadan gelecek daire oturanın sloganı tehlikeli olabilirdi.

Aydın yıllarımda EM rasyonalizmiyle şunu bunu yaptım demeyeceğim, çünkü 1991 sonunda bütün sıkıntıları göze alarak eşimin de desteğiyle İzmir’e yelken açtım.

Aydın’da öğrendiklerim: Toprakla uğraşmanın zevkli ama az getirili olduğunu, hayvancılık yapmanın çok çocuk sahibi olmaya benzediğini, dernekçiliği (Rotary kulübü kurucusu oldum),  ileri düzey programcılığı (iki disketli PC üzerinde Aydın belediyesinin ilk su faturalama programını yazdım, simplex ile yem rasyon programı çalışması yaptım), pilotluğu (Efeler Sportif Havacılık Kulübünü kurdum), babalarla beraber iş yapmanın zor olduğunu, küçük şehirlerde büyüme ivmesinin düşük olduğu.

Özal döneminin bana öğrettiği bir başka önemli şey de kalkınmanın dış ticaret hacmiyle doğrudan orantılı olduğuydu. Kalkınmanın tanımı bana göre, daha fazla ve yüksek getirili iş, topyekün ülke değerlerinin artması anlamına geliyor.

Kalkınmış yerde yaşamak güzel, para kazanmak kalifiye olanlar için kolay ama kalkınmamış yere geri dönüş yapabilirseniz. Büyük ülke ya da şehirde kazanıp mezraya akıtabilmek önemli bir fedakarlıktır. Bu dönüşü engellemek için büyüklerin yaptığı ise özgürlük ve yaşam sınırlarınızı genişletmek. Ama bu ortam yeni nesilleri olumlu etkiliyor mu, şüphelerim var. Çocuğumun toprağı yaşayamayacağı fikri beni üzüyor. Sistem tarafından sanki bir akvaryuma alınmışız hissine kapılıyorum.

Profesyonel Yaşama Dönüş – İzmir Tarişbank

Tarişbank’ın hayatımdaki rolü büyüktür. Tarişbank (Milli Aydın Bankası), Türkiye’nin en eski bankasıydı. Kuruluşu milli kapitalizm fikriyle eştir. İlk girişimi 1912 yılında Aydın- Söke- Nazilli’de yerleşik çoğu akrabam olan çiftçiler tarafından yapılmıştı. İzmir’de yerleşik frenk tüccara karşı oluşturulan cephe, kendi aralarında 10.000 altın topladı, buna İstanbul’dan, o dönemde hariciye vekili olan Halil Menteşe’nin çabalarıyla 10.000 altın daha eklendi. Bankanın amacı ürünü çok ucuza kapatan İtalyan, Fransız ve Yunan tüccara baş kaldırmaktı. Ama savaş yılları buna izin vermedi, çiftçi aldığı borcu ödeyemedi, çiftçiden malen teslim alınan incirler, satış mağazalarında pazarlanarak borçlar kapatılmaya çalışıldı. Bu da Tariş’in doğumu oldu.

1992 yılı Ekim ayında Tarişbank’ta yönetim kurulunda yer alan bazı tanıdıklarımın tavsiyesiyle planlama uzmanı olarak işe başladım. Bankada bir eğitim- planlama- organizasyon birimi vardı ama içi boştu.

Eğitim salonu bitişiğinde küçük bir masa verdiler ve bir dolap dolusu yazışmalar. İlk bir ay yazışmaları ve birimin amaçlarını anlamaya çalışarak geçirdim. Bilgisayar vermedikleri için kendi bilgisayarımı ve yazıcımı getirdim. Dışarıdan gelen hocaların eğitim notlarını hazırlarken, bankadaki otomasyonu anlamaya çalışıyordum, bu arada firmalarla görüşmeler yapıyor ve yenilikleri araştırıyordum. Üst yönetim buna karşı çıktı ama ben devam ederek raporlar hazırladım ve doğrudan yönetim kurulundaki tanıdıklarıma dağıtıp ortalığı karıştırmayı sürdürdüm. Bu arada yönetim değişiklikleri oldu, bizim birime atanan deneyimli bir koordinatör, benim projelerin elinden tuttu. Şube otomasyonunu yenilemeye ve bütün şubelere yaygınlaştırmaya (şubelerin hepsinde otomasyon yoktu) karar verdik. Yeni bir kaç EM istihdam ederek şube iş akışlarını analize başladık. Tablo korkunçtu. Her şube kafasına göre formlar kullanıyordu. Tüm formları döktüğümüzde yaklaşık 165 çeşit formla karşılaştık. Form sayısını 65’e düşürüp, şubeleri standartlaştırmaya çalıştık.

Aynı dönemde bir işletme-yönetim organizasyonu yüksek lisansını araya sıkıştırmayı başardım.

Bu ara bilgisayar ekran formlarına takıldık. Bilgi işlem birimi içine kapandı, savunmaya geçti, bize bilgi aktarmadı. Durumu üst yönetime bildirdik ve organizasyon değişikliği önerdik. Bilgi İşlem Planlama Organizasyon tek birim oldu, eğitim fonksiyonu insan kaynaklarına aktarıldı. Birimin vekil müdürü oldum.

Programcılarımızın yeni teknolojilere adapte olabilmesi için yoğun bir eğitim faaliyetine başladık. EM’lerden oluşan analiz takımını genel müdürlüğün her köşesine saldık. Yeniden yapılanma planımız 95 başında tamamlandı; dört yıllık bir süreç öngörmüştük. Amaçlarımızın ilki yeniden yapılanma başlığı altında motivasyonu sürekli yüksek tutmaktı.

1999 başında şube ve genel müdürlük otomasyon full-online olarak faaldi. Kredi kartı, menkul sistemlerimiz entegreydi. Internet bankacılığı adımları atılmıştı. Ve bütün bunlar otuz kişilik bir yazılım, analiz ve destek ekibiyle gerçekleştirilmişti.

1990-2000 arasında bankacılık güzeldi. Bana eğitim anlamında çok şey kattı, ben de bunun karşılığını zaman sınırı olmayan bir çabayla vermeye çalıştım. Elime geniş bir oyun alanı sunuldu ama güzel günler geride kaldı. Bizim Tarişbank, BDDK tarafından el konularak başka bir bankaya satıldı. Ben operasyondan kısa bir süre önce tüm üst yönetimi takiben görevden alındım.

Böylece hayatımın bir 7 dolu yılı daha elimden alınarak kırılan oyuncağımla beraber geride kaldı.

Tarişbankta öğrendiklerim: Bankacılık operasyonları, danışman düzeyinde bilgisayar teknolojileri, insanları yüksek motivasyonda tutma yöntemleri, aklınızdan çok yüreğinizi bir işe verebileceğinizi, çok bağlandığınız şeyleri aniden kaybedebileceğinizi.

Daha Bitmedi

2000 yılından beri İzmir Ulaşım’da kullanılan akıllı bilet sisteminde koordinatör olarak görev yapıyorum. Eski hırsım ve sertliğim kalmadı. Kendimi, daha iyiyi tanımlayan bir danışman olarak görüyor ve bu yönde raporlar oluşturup, teknolojiyi takip etmeye programladım. Artık kendimi mühendisten çok danışman-yönetici olarak hissediyorum.

2001 yılında Meta- Group danışmanlık firmasının ABD ve Almanyadaki çeşitli eğitimlerine katıldım. Ama bu grubu da başka bir danışmanlık firması satın alıp ilişkimizi kesti. Artık kayıpları kazanç olarak görme hastalığına yakalandım sanırım, hiç üzülmedim. Yeni kapılar açılır düşüncesindeyim.

2003’ten beri İzmir Ekonomi Üniversitesinde ders verme şansını yakaladım. Şansı diyorum çünkü bunu sahiden eğlenceli ve dinlendirici buluyorum.

Ve daha bitmedi diye düşünüyorum.

Bonus Bölüm:

1974 senesinde henüz EM 2. sınıf öğrencisi olmaya hak kazanmış iken, şu anda izini kaybettiğim Ali Türcan dostumla birlikte tam elli günlük bir Avrupa turu yaptık. Böyle bir deneyimi, öğrenciliği kaybettikten sonra yaşayabilmek imkansız diye düşünüyorum. Bu bonus bölümü de her üniversite öğrencisinin benzer bir deneyimi yaşaması dileği ve tavsiyesiyle yazıyorum. Gezgin öğrenciler için her şeyin fiyatı 1/10 oranında.

Ali’nin muhteşem organizasyon becerisi bu seyahatin detaylı planını ortaya çıkarmıştı. Avusturya ve Almanya’yı boydan boya otostop yaparak geçtik. Gideceğimiz istikameti büyük bir kartona yazarak, otoban girişine yakın bir yerde bekliyorduk. Konaklama için önceden rezervasyon yaptırdığımız gençlik hostellerinden yararlandık. Hostel fiyatları o zamanlar 5 Alman Markı civarındaydı.  Hosteller genelde yatakhane sisteminde barınma sağlıyor. Çok temiz ancak disiplinli. Sabah belirli bir saatte kapılar kapatılıyor, akşamüstü belirli bir saatte açılıyor, banyo saatleri belirli. Yatış saatleri genellikle erken ve ışıklar karartılıyor. Avrupa’da otostop kolay ve güvenliydi. Gene de hostel panolarındaki bazı tavsiyeler, kızların yalnız başına yola çıkmamaları, ikram alınmaması, acil durumlar için düdük taşınması yönündeydi.

Son 30 günümüzde Inter-Rail kartı edindik. Sabit bir ücretle Avrupanın hemen her yerine ikinci sınıf kompartımanda seyahat imkanı çok ucuz bir fiyata sağlanıyordu. Şu anda sanırım AB bölgelerine göre fiyat uygulaması var ve Türkiye de sisteme dahil oldu. O zamanlar sistem Bulgaristan sınırında bitiyordu. İngiltere’de bir çiftlik kampında bir kaç gün çalışıp para kazandık. Her ülkenin en ucuz yemek seçeneklerini keşfettik. Pek çok arkadaş edindik. Hemen bütün önemli Avrupa şehirlerini boydan boya yürüyerek dolaştık. Şimdi aynı yerlere gittiğimde, eskiden gezdiğim önemli noktaları tekrar keşfederek karşılaştırmaya çalışıyorum.

Mutlaka görülmesi yerler listesini yapmam gerekiyorsa, teknoloji tarihi müzesini her mühendisin veya adayının görmesi şart olduğu Münih Deutsches Museum, Viyana’da bir konser, Venedik Dam Square’de bir yaz gecesi, Amsterdam kanal ve sokakları, Paris Sen nehri boyunca müzeler.

Son Söz:

Madem TecrübEM diye başladık, biraz ahkam kesmemi hoş görün.

Ben kendimi iyimser olarak tanımlıyorum ve gençlere iyimser olmalarını, pozitif enerji yaymalarını tavsiye ediyorum. Pozitif enerji bulaşıcıdır ve etrafınızdakileri motive eder. Asrımızın başarı anahtarı motivasyondur. Çünkü tek tek bireylerin becerilerine ve başarılarına ihtiyaç sürekli artmaktadır. Eski hiyerarşik işletme yapıları kırılmaktadır.

Türkiye için iyimserim çünkü AB ve ABD, maceracı ruhunu kaybederken bizde yeni oluşmaktadır. Ülkemize karşı geçmiş yüzyıllardan kalan bir sempati vardır. Bunu eski Yugoslavya’da yaşadım. Doğu cephesinde aynı hisler olduğunu algılayabiliyorum. Üniversite düzeyinde eğitim seferberliği 30 yıl gecikmeli de olsa iyi gitmektedir. Yeni gençler, bizim nesile göre daha açık fikirlerle kamplara saflaşmadan tartışabilmektedir. Tartışmaktan korku veya saygı bahanesiyle kaçınmamaktadırlar. Başarı için belki en önemli faktör güvenilir olmaktır. Bunu sağlamanın dört maddesi yüzyıllık bir iş adamları kulübünde şu şekilde ortaya konmaktadır.

Düşündükleriniz, söyledikleriniz, yaptıklarınız

1.Doğru ve gerçek olmalı,

2.Taraflar için adil olmalı,

3.Tarafların hepsi için en az birer fayda sağlamalı,

4.Taraflar arasında karşılıklı iyi niyet yaratmalı ve daha iyi dostluklar oluşturmalıdır.

Bu maddeleri kişisel hayatınıza da, kurumsal kararlarınıza da yansıtabilirsiniz. Meyvelerini zaman içerisinde toplayacağınızdan emin olun. Etrafımızda belki binlerce konuda fırsatlar uçuşmaktadır. Ancak dikkatinizi enerji, sağlık ve bilgi teknolojilerinize yoğunlaştırırsanız, şansınız biraz daha fazla olabilir. Her fırsata gözü kapalı dalmak sizi güçsüz kılabilir. Her kurşununuzu son kurşununuzmuş gibi değerlendirerek kullanmak daha doğrudur.

Halil Posacı

HalilPosaci
1954 yılında Aydın’da doğdu.
İlk okulu Aydın Gazi Paşa ve Cumhuriyet ilkokullarında okudu.
Ortaokul ve Liseyi yatılı olarak İzmir Türk Koleji’nde 6-B de tamamladı. 
Ortadoğu Teknik Üniversitesinde bir kaç yılı ikinci yurtta olmak üzere, hazırlık okulu ve boykotlar dahil 6 yıl geçirerek Endüstri Mühendisliği Bölümünden 1978 yılında mezun oldu.
1979 -1992 Aydın ve İzmirde çeşitli serbest girişim deneyimleri yaşadı. Rotary, Sportif havacılık dernekleri kurucusu oldu, pilot lisansı kazandı.
1992-1999 yılları arasında; Milli Aydın Bankası – Tarişbank’ta Planlama-Organizasyon uzmanı olarak göreve başladı. İzmir’in son bankacılık kalesinde 5 yıl süreyle Bilgi İşlem Planlama Organizasyon Müdürlüğü görevini sürdürdü. 
1995 yılında Dokuz eylül üniversitesi’nde İşletme (Yönetim-Organizasyon) yüksek lisansını tamamladı.
2000 yılından beri İzmir Belediyesi – İzulaş ulaşım şirketinde Akıllı Kart Bilgi İşlem Koordinatörü unvanıyla görev yapmaktadır. 
2003 yılından beri İzmir Ekonomi Üniversitesinde Bilgisayar Bilimleri’nde misafir öğretim görevliliğini de sürdürmektedir. 
Evli, eczacı bir eşi ve İzmir Amerikan Koleji öğrencisi bir oğlu vardır. 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın