İçeriğe geç

Devekuşu Mühendisliği

Kategori: TecrübEM

TecrübEM fikri ilk ortaya çıktığında, ne yazabileceğim konusunda bir süre kafa patlattım. Yazacağım şey, tecrübem değil, tecrübEM olmalıydı. Yani endüstri mühendisliğine has bir tecrübe olmalıydı. EM florasına ait endemik bir tecrübe olmalıydı. Bu tecrübeyi endüstri mühendisi olduğum için yaşamış olmalıydım. Tecrübelerimi ayıklarken o gözle baktım; muhasebe şefi veya overlokçu olarak yaşayamayacağım, ancak EM olarak edinebileceğim bir tecrübEM olmalıydı.

Yavru tavşan, yanında annesi olmadan tek başına ormanda dolaşmaya çıkmış. İlk kez gördüğü hayvanlarla da tanışıyormuş. Değişik bir hayvan görmüş ve sormuş;

–    Sen kimsin, seni ilk kez görüyorum?

–    Ben katırım.

–    Katır da nesi?

–    Yani annem at, babam eşek

Yavru tavşan bir süre düşünmüş, aklına yatmış, “hmmm” diyerek yoluna devam etmiş. Yeni birisini görünce sormuş;

–    Sen kimsin, seni ilk kez görüyorum?

–    Ben kurt köpeğiyim

–    O da nesi?

–    Yani annem kurt, babam köpek

Yavru tavşanın aklına yatmış, “hmmm” diyerek yoluna devam etmiş. Karşısına yeni bir ucube çıkmış;

–    Sen kimsin, seni ilk kez görüyorum?

–    Ben devekuşuyum

Yavru tavşan biraz düşünüp çığlığı basmış “inaaanmıyorum!!”

Endüstri mühendisliği de toplumda uzun bir süre devekuşu muamelesi gördü. Ne deve, ne de kuş veya hem deve hem de kuş. En kabasından, işletme aşılanmış bir makine mühendisliği fidesi. Ya da babası makineci, annesi işletmeci bir genç. İsminde hem endüstri, hem de mühendis var, ama ellerine makine yağı bulaşmamış, üstü başı temiz.

İlk duyuşta, kulağa hoş gelmese de, devekuşu analojisi hoşuma gider. Bir kere kuşlar aleminde rakibi yoktur. Yani pek uçamaz, ama karada rakip tanımaz. Deveden çok daha çeviktir, hamallığa da gelmez. -35 ile +50 derece sıcaklıklar arasında yaşayabilir. Çok hızlı koşar. Son derece önyargısızdır; gözünün gördüğü ve boğazından geçebilecek herhangi bir nesneyi yemeyi denemekten kaçınmaz. Devekuşları, besi hayvan yetiştiriciliğinin en verimli hayvanlarındandır. Birim yem ve bakım masrafı başına çok yüksek et verimini sağlarlar.

En önemli özellikleri, gözlerinin çok geniş bir bakış açısına sahip olması ve çok iyi görmesidir. Tehlikeyi çok çabuk farkeder, çok hızlı koşabilirler. Devekuşları tehlike karşısında kafasını kuma gömmez; başını ve boynunu yer seviyesine indirir; uzaktan bakan bir avcı onu toprak yığını zannedebilir. Problem çözme konusunda diğer hayvanlarla sinerji yaratan işbirliklerine girmekten kaçınmaz; devekuşları iyi görürken, zebralar da iyi koku alır. Kısacası devekuşu metaforu, endüstri mühendisliğine ters değildir.

Öğrenciyken, mahallemizde “Ben Endüstri Mühendisliğinde okuyorum” dediğimizde, komşu teyzeden aldığımız tepki standarttı; “Bizim Fatma Hanımın kızı da orayı bitirdiydi; çok kolay iş buldu ve iyi de para kazanıyor.” En azından toplumda olumlu sayılabilecek bir doğrultuda stereotip oluşmuştu; kolay iş bulur ve iyi para kazanır! Tabii bu algıyı bizden on- on beş sene önce mezun, iyi iş bulmuş ve para kazanmış büyüklerimize borçluyduk; bir şekilde onların başarısının mirasını yiyorduk.

Gene de geçtiğimiz milenyumun mezunları olarak, ilk EM anılarımızı, ne olduğumuzu anlatma gayreti oluşturuyordu. Endüstri mühendisliği muğlak bir kavramdı; biz de kendimizi anlatmak için yirmi beş-otuz kelimelik bir kilit kavramlar dağarcığı oluşturmuştuk. “İnsan, makine, kapital, girdiler, sistem, tasarım, verimlilik, yönetim, bilişim, analitik, matematik, yöneylem” ve benzeri. Kendimizi tanıtırken bu dağarcıktan rastgele kelimeleri seçerek sıralıyorduk. Muhatabımız boş gözlerle bize bakmaya devam ederse de, Fatma Hanımın tanımına sığınıyorduk: “İşletmeye en yakın mühendisliğiz. Kolay iş bulur, iyi para kazanırız.”

Mahallede eş dosta kendimizi anlatma gayretimiz, olsa olsa gülümseten anılardı. Daha acıklısı, insanın işyerinde kendisini anlatmaya çalışması oluyordu. Ne de olsa profesyonel hayata giriş yapıyorsunuz ve işvereninizin, sizin ve donanımınız hakkında bir fikri olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Mezuniyetten sonra ilk işyerim Aselsan olduğu için yumuşak bir geçiş yaptım. Ünvanım üretim planlamacısı idi, iş tanımım buram buram EM kokuyordu, herhangi bir imaj sorunum yoktu.

Ama Aselsan’da rahat battı ve Hazine Müsteşarlığının sınavına girdim. Yazılı sınavı ÖSYM hazırlamıştı, EM temalı soruları sorunsuz bir şekilde çözdüm. Ancak mülakat esnasında, Hazine’de başıma geleceklerin sinyallerini aldım. Uzunca bir masanın bir tarafında Hazine’nin üst yönetiminden 8-9 kişi dizilmişti, diğer tarafında ise ben olanca özgüvenimle oturuyordum. İlk soruyla gardım yıkıldı; “Sen hiç fabrika gördün mü, bize bir fabrika anlat!” dediler. Zor bir soru olduğundan değil, ama birisi size aniden “bana bir fabrika anlat” derse afallıyorsunuz.

Ardından daha spesifik sorular geldi. Dehşet içinde farkettim ki, masanın altında, dizlerinin üstünde kağıtlar vardı. Bu kağıtlarda sorular ve cevapları yer alıyordu. Bana çaktırmamaya çalışarak göz ucuyla soruları okuyorlar, ben cevap verirken de yine göz ucuyla ellerindeki metinle karşılaştırıyorlardı. Büyük ihtimalle mahalledeki Fatma teyzenin EM okumuş kızından birkaç soru hazırlamasını rica etmişlerdi.

Yine de mülakat kısmını geçerek işe başladım. Bir devlet dairesinde ne yapabileceğimi merak ediyordum; sonunda beni yoklamaya başladılar;

–    Sen endüstri mühendisisin değil mi?

–    Evet

–    Biz seni proje değerlendirmeden anlarsın diye ş’etmiştik.

–    Nasıl yani?

–    Firmaların yatırım teşvik başvurularındaki projelerini değerlendirmek falan…

–    Eh, kısmetse olur… hayırlısı diyelim.

Dedik ve işe başladık. Zamanla kamuda çalışmanın çok öğretici ve kendini geliştirmeye olanak sağlayan, değişik açılımları olabilen bir tecrübEM edindirdiğini anladım. TecrübEM diyorum, çünkü endüstri mühendisi olmanın, bu formasyonu edinmenin sağladığı özellikleriniz gerçekten fark yaratıyordu. Bir devekuşu gibi, çok daha uzağı daha geniş açıyla görebiliyorsunuz. Zamanla iş tanımlarını, süreçlerini, standartlarını geliştirebiliyorsunuz. Hem de kamuda; yani, olabildiğince politik, kaotik, stokastik ve multi-kriter bir ortamda.

Zaten kamu denilince akla ilk gelen sıfatlar verimsizlik, hantallık, sistemsizlik… Yani, endüstri mühendisliği yaklaşımına en çok ihtiyaç duyulan alanlardan birisi aslında. Bazen öğrenciler ya da yeni mezunlarla sohbet ederken, kamuda çalışmayı düşünüp düşünmediklerini sorduğumda, “hayır” cevabı alıyordum. Sebebini sorunca da, “devlet çok hantal ve verimsiz” diyorlardı. Ama bu nasıl bir çelişkidir; biz de zaten bunun için yetişmedik mi? Bir EM’nin kamuda yapabileceği katkı, tüm süreçlerin tıkır tıkır işlediği, hijyenik bir çokuluslu şirketten çok daha fazla değil mi? Tabii ki kimseyi suçlamıyorum; sonuçta mahallelinin beklentisi, Fatma Teyze’nin kızı gibi, “kolay iş bulup çok para kazanacağımız” şeklinde…

Sonuçta Hazine Müsteşarlığı’nda on yıllık tatmin edici, yoğun ve fark yaratan bir tecrübEM edindim. Rahatlıkla tecrübEM diyebiliyorum, çünkü endüstri mühendisliğinin kazanımlarını etkin bir şekilde kullanabildim. Olaylara geniş açıdan yaklaşabilme ve çözüm odaklı çalışabilme sayesinde önce bir mühendis gibi proje değerlendirdim. Daha sonra diplomatlarla beraber uluslararası kuruluşlarda anlaşma müzakerelerine katıldım. Hukukçularla beraber oturup kanun yazdım. İnternet sayfası kurdum, veri tabanı geliştirdim, Hazine Müsteşarlığının yelpazesindeki birçok konuya bulaştım.

Ardından da üç buçuk yıllık Japonya tecrübEM geldi. Mezuniyet esnasında kırmızı kaplı diplomamı alırken, bir gün kırmızı kaplı pasaport edinebileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Sonuçta diplomat olarak Tokyo’ya gittim, listEM’in kafasını üç buçuk yıl Japonya’dan ütüledim ve endüstri mühendisi olarak Mülkiyelilerin kutsal kalesine de sızmış oldum.

Diplomasi gerçekten çok farklı ve özgün bir tecrübEM. Endüstri Mühendisliği formasyonu bu alanda da bir ek değer sağlıyor. Diplomasi, oyun teorisi yaklaşımı gerektiren bir sosyal ilişkiler ağı. İnsan ilişkilerini ve organizasyonel becerileri kullanmanız gereken önemli bir karar destek sistemi. Ve özellikle, benim tecrübEM’e özgü olarak da, muğlak iş tanımı, sonsuz yapılabilecekler listesi ve olabildiğince kıt kaynaklar üçgeninde kendinizi ortaya koyabileceğiniz, yepyeni bir sistem tasarlayabileceğiniz bakir bir alan.

Japonya tecrübEM apayrı bir kitap olabilecek yoğunlukta geçtiği için konuyu kapatayım. Sonuçta Türkiye’ye döndüm ve yeniden Hazine’de çalışmaya başladım. Gördüm ki yeni milenyum, hayatı biz EM’ler için biraz daha kolaylaştırmış. Artık kendimizi anlatmak için fazla hırpalanmaya, Fatma teyzenin kızını örnek vermeye ihtiyaç duymuyorduk. Endüstri mühendisi, en kısa tanımıyla, endüstri mühendisi idi.

Geçmişte yöneticilerim beni herhangi bir çalışmaya dahil ederken, rasyonel gerekçeler gösteriyorlardı. “Sen şunu biliyorsun, ondan anlıyorsun, bu konuda kursa gitmiştin” gibi… Son zamanlarda, beni bir projeye katmak istediklerinde ekstra bir bahane aramaz oldular. En son iki büyük projeyle ilgili üstüme yeni bir angarya yıkıldığında, kaytarıcı maskemi takarak “Neden ben?” diye karşılarına dikildiğim zaman, “Çünkü sen endüstri mühendisisin!” cevabını aldım. Beni yumuşak karnımdan vurmaya başlamışlardı; bu cümleyi duyunca böbürlenerek, “Tabii ya, ben endüstri mühendisiyim, bu işi kim daha iyi yapabilir ki.” diye düşünüyor, bu esnada kaytarıcı maskemi yüzümden düşürüyordum.

Görevimiz Tehlike’de Jim Phelps, teypten yeni görevini alırken tebligat “kabul edip etmemekte serbestsin” diye başlar ya… İşte bu cümle kahramanımızı gaza getirir. Bunu duyduktan sonra o görevi kabul etmemek racona sığmaz. İşte, endüstri mühendisi olmamın gururlu kimliği o noktada devreye giriyor, ve “çünkü sen endüstri mühendisisin” dediklerinde, bunun bir yüceltme mi, gaza getirme mi olduğunu tartamadan “evet” diye ortaya atlıyorum.

Tam bu noktada, yukarda özetlediğim durum ile devekuşluğu arasında son bir benzerliğe değinmek istiyorum. Devekuşları, beklenmedik bir durumla karşılaştıklarında, bunun bir fırsat mı, tehdit mi olduğunun ayırdına varamazlar. Bu yüzden, en önemli yeteneklerini sınırsızca ortaya dökerler; yani, deli gibi koşarlar! Bu yeteneklerini sergilemeleri, onların hayrına da sonuçlanabilir, ters de tepebilir. Yani neymiş, gaza gelmeden önce otur bir düşün.

Ama bunu gerçekleştirmek çok da kolay değil. Nedense, tecrübEM’lerin zamanla bana kazandırdığı niteliklerden birisi de, endüstri mühendisliğinin verdiği özgüvenle kolay gaza gelmek oldu. Baksanıza, bu kitap için bile ufak bir coşku vermeleri yetti, oturup sayfalarca ahkam kestik!

Onur Ataoğlu

OnurAtaoglu400

1970 yılında Ankara’da doğdum. 8 ay askerlik ve 3,5 sene Japonya tecrübesi dışında sürekli Ankara’da yaşadım.

Kurtuluş ilkokulundan, Atatürk Anadolu Lisesi Orta Kısmından ve 1988 yılında Ankara Fen Lisesinden mezun oldum.

1992 yılında ODTÜ Endüstri Mühendisliğini bitirdim ve 1996 Kasımında uzatmalı yüksek lisans derecemi alabildim.

1992 sonbaharında Aselsan’da Üretim Planlama Mühendisi olarak işe başladım.

8 Mart 1993 Dünya Kadınlar Gününde, hatırlayamadığım bir sebepten dolayı Hazine Müsteşarlığına geçtim.

O tarihten bu yana Hazine Müsteşarlığı, Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğünde çalışıyorum.

Bu birimde, proje değerlendirmeden yatırım promosyon çalışmalarına; istatistikten uluslararası ilişkilere kadar çok değişik bir yelpazede tecrübEM edindim. 2002 Kasım – 2006 Haziran arasında, T.C. Tokyo Büyükelçiliği’nde Ekonomi Müşaviri olarak görev yaptım ve bitmek bilmeyen Japonya tefrikalarımla Türkiye’de birçok arkadaşımın başını ağrıttım.

2006 Haziranından bu yana, yine Hazine Müsteşarlığındaki görevime devam ediyorum.

Bütün bu teferruat bir yana, 1994 yılından bu yana Aysun Ataoğlu ile evliyim ve Çağla adında bir kızım, Mete adında da bir oğlum var.

İnsanın hayatındaki en büyük dönüm noktasının okul bitirmek, işe girmek veya evlenmek değil, çocuk sahibi olmak olduğuna inanırım.

Bu yüzden en büyük “hobi”m, (hobi demek tam gerçeği yansıtmasa da) çocuklarımla vakit geçirmektir.

Diğer hobilerim ise, kitap okumak ve yazmaya çalışmak, gözlerim kanlanana kadar sinema, bacaklarım kopana kadar dağ bisikleti ve kayak ile çok iddialı olduğum masa tenisidir. Gezmeyi, gezerken değişik mutfaklar denemeyi ve fotoğraf çekmeyi de çok severim, hakkını veririm.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın