İlk iş görüşmemdi. ODTÜ Endüstri’den bir kampüs aşığı olarak okulu iki sene uzatıp mezun olduktan hemen sonra askere gitmiş, altı ay askerlikten sonra hürgeneral olarak büyük bir otomotiv firmasına iş başvurusu yapmış ve başvurumdan bir hafta sonra görüşme için İstanbul’a çağırılmıştım. Heyecanım hat safhadaydı. Firmaya adım atarken, içimden:”Bundan sonrası gerçek hayat!” dedim. (Artık bu cümleyi her iş çıkışında söylüyorum!) Durum hoşuma gitmese de kendimi pazarlayacaktım. ODTÜ Endüstri’yi bitirmişim, anlı şanlı endüstri mühendisi olmuşum; yetmemiş, çakı gibi asker olup vatani görevimi de yapmışım. İçimdeki duygular coşmuş: “Hieyyyt! Kim tutar beni. Savulun bre sanayiiciler, Çağrı geliyor!” Zavallı kalbim hızını bir buçuk kat arttırmış.
Mevsim yaz, hava sıcak. Ama takım elbisemin ceketi de üzerimde. Çok jantiyim. Saçım özenle taranmış. Gözlüklerim, hem sulu hem kolonyalı mendille silinmiş. Kafamda diyaloglar, soru-cevaplar var. Ne de olsa ık mık etmemeli, kendine güven içinde tüm soruları yanıtlamalı; “Ben bu işi istiyorum, benden iyisini de zor bulursunuz!” demeliyim.
İnsan kaynakları bölümünden işe alımlarla ilgilenen bayan beni karşıladı. Bu bayanla görüşmemden önce telefonda randevulaşırken, ertesi gün başka büyük bir firmayla bir görüşmem olduğunu ve mümkünse kararın o gün verilebilecek şekilde tüm gerekli kişilerle görüşmek istediğimi söylemiştim. O da olur demişti.
İlk görüşmem beni karşılayan bayanla oldu. Biraz CV’mden anadilimde, biraz da “Askerde bir günümün nasıl geçtiği” gibi abuk bir başlık altında İngilizce konuştuk. Görüşmemiz on beş dakika kadar sürdü. Bayan beklememi, başvurduğum birimin şefiyle görüşeceğimi belirterek yanımdan ayrıldı. Yahu bir su verseydiniz bari. Bu sıcakta ceketle! Terlemişim, zayıf biri olduğum için çok da terlemem ama hava feci sıcak.
İşte şef de geliyor! Elini kuvvetlice sıkmalıyım ki kendime güven duyduğumu, pısırığın teki olmadığımı sağ avuç içinde hissetsin. Elini sıktım. Allahım çok sıcak. Su yok mu yahu, su! Gülümsüyorum dik durarak, ağzımın kuruduğunu da çaktırmadan. “Nasılsınız?” dedi şef. “Teşekkürler ya siz?” Bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Çay, kahve, meşrubat! Su diyorum, haykırmak istercesine (tabii ki haykırmadım). “Bir bardak su lütfen.” diyorum vakur bir ses tonuyla. Sevdim bu şefi. İK’cı bayandan adama su bile yok. Şef kahve bile sordu. Ben çalışırım böyle şefle. Hem ismi, Oğuz Atay’ın en beğendiğim romanının en sevdiğim karakterinin ismi. Üstelik de şef çok kibar. “İlk görüşmeniz mi?” diye soruyor. “Evet.” diyorum. “Bravo, heyecanlı gözükmüyorsunuz.” diyor; aragaz veriyor, moral dopingi. Evet sevdim ben bu şefi. Kişiliğimden söz etmemi istiyor. CV’m yeterince iyiymiş ama kişilik de çok önemliymiş. Anlatıyorum üç beş kelam. Söz CV’mde yazan satranca geliyor. O da tutkunmuş satranca. “Hangi açılışı seversin?” diyor. “Vezir yanı filin önünü iki açarım ama bu açılışın adını bilmiyorum.” diyorum. “Oldukça agresif yani!” diyor şef. Allah allah sevmedi mi acaba açılışımı? Ne demek bu şimdi, agresif? Profesyonel oyuncu değilim ki ben. Anlamam o kadar. Seviyorum sadece oynamayı. Bu yolda yenmek de var yenilmek de. Kaşına, gözüne, dudağına bakıyorum şefin. Ruh halini analiz etmeye çabalıyorum. Neyse; “Klimamız iki gündür arızalı, ofis çok sıcak ceketinizi çıkarabilirsiniz eğer daha rahat olacaksanız.” diyor. Ne demek daha rahat, yanıyorum yahu, yanıyorum şefim. Ama olmaz! Belki yüz verdik hemen şımardı, birazdan şortla kalır bu, diyebilir içinden sevgili şef. “Teşekkürler, böyle de rahatım S. Bey.” diyorum. Sonra takım olmanın öneminden ve okuldaki projelerden bahsediyoruz. Ve şeften final cümle: “Lütfen bekleyin, normalde müdürümüzle görüşecektiniz, ama o izinde olduğu için son olarak genel müdür yardımcımızla görüşeceksiniz. Sonuç ne olursa olsun, sizin için hayırlı olmasını umarım.” diyor şef. Kibar şefim benim. Beklerim ne olacak. Bugün burada pazarlıyorum kendimi. Bugünümü bu firmaya adadım. “İyi temennileriniz için teşekkürler.” diyerek tokalaşıyorum S. Bey’le. Çıkıyor odadan. Bu da tamam diyorum, sıradakiiiii. Gülüyorum, odada yalnızım ve kendime güvenim daha da artmış durumda. Kalbimi dinliyorum. Atış hızı normale dönmüş. Önümde hala yarım bardak su da var. İç güveysinden oldukça hallice durumdayım yani.
Yirmi dakika oldu bekliyorum. Yerler marley. Duvarların rengi uçuk mavi. Sade bir oda. Elips şeklinde bir masa, altı sandalye, bir projeksiyon var. İçeride canlı bitki ya da yapay çiçek yok. Duvarda asılı bir Atatürk portresi ve takvim var. Takvimde senenin kaçıncı haftası olduğu da görülüyor. İlk kez böyle bir takvim görüyorum. Kapı hafif aralık. Koridordan takım elbiseli biri geçiyor. Bana bakıyor, bir an göz göze geliyoruz, sonra kayboluyor. Saatime bakıyorum. Sıkıntı belirtisi olarak saatimi beş dakika ileri alıp sonra yine beş dakika geri alıyorum. Saatim tekrar doğru. Evet kapı açıldı. İnsan kaynaklarındaki bayan: “Buyrun, genel müdür yardımcımızın odasına geçelim.” diyor. Odaya geçiyoruz. İnsan kaynaklarındaki bayan, sevgili kibar şef ve genel müdür yardımcısı. Odada dört kişiyiz şimdi. Genel müdür yardımcısı (GMY): “Hoşgeldiniz, buyrun.” diyerek koltuğu gösteriyor. Buyuruyorum. Yahu bu koltuk alçakta. GMY’ye göre alçakta kaldım. Şu normal seviyedeki yan koltuğa buyursaydık ya! Taktik mi bu acaba? Gömüldüm koltuğa, koltuk fazla yumuşak. Neyse idare etmeliyim. GMY dizüstü bilgisayarına bakıyor hâlâ. Bir şeyler okuyor. Odaya gireli neredeyse iki dakika oldu, çıt yok. GMY, koltuğu fazlasıyla doldurmuş. 1.70 boylarında yüz kilo kadar. Saçı yok. Kel, fodul, gözlüklü ve rahatsızlık seviyesinde kilolu bir görüntü. Kokulu bir püro içiyor odada. Tipik bir üst düzey yönetici. Masası çok düzenli. Şimdi ekranı indirdi. Eline CV’mi aldı. CV’me bakıyor. “Okulu”, diyor, “iki sene uzatmışsınız. Üniversite önceniz mükemmel. Türkiye dereceleri, İzmir Fen Lisesi, ufak çapta satranç müsabakaları başarıları ama üniversite altı sene!” diyor, minik yuvarlak gözlüklerini burnunun ucundan yukarı kaydırarak. “Neden uzattınız?” diye soruyor. “Kampüs aşkı!” diyorum. Türküler çalıp söylediğimiz Türk Halk Bilimleri Topluluğu’ndan, ODTÜ çimlerinden ve son sene tanıştığım sevgilimden bahsediyorum özetle ve çok okudum ama ders kitaplarını değil diye ekliyorum. Okuduğum kitapları, niye felsefeyi bu denli önemsediğimi, en sevdiğim yazarları soruyor, anlatıyorum. Uzatmama takıldı kaldı sayın GMY. “Hem okuyup, hem aşık olup, hem bağlama öğrenip, hem satranç oynayıp niye dört yılda mezun olamadınız?” diyor. Artık kızıyorum. Bu oda, önceki odaya göre biraz daha serin ama üstümde ceketimle ben hala yanıyorum ve kızmaya başlamamın da etkisiyle yüzümün kızardığını, yanaklarımın ateş gibi olduğunu hissediyorum. “Siz bir dahiden ya da dört normal insandan bahsediyorsunuz; ama ben sadece biraz zeki, normal bir insanım.” diyorum. Otuz saniye kadar sessizlik. Cevabımı ukalaca ama hoş bulduğunu sanıyorum, ya da öyle düşünmek istiyorum, emin değilim.
“CV’nizde ehliyetsiz olduğunuz yazıyor. Bu yaşta bu çağda anormal değil mi?” diyor. “Bence değil.” diyorum. “Hiç aracımız olmadı, arkadaşlarımın da yoktu ve benim öğrenmeye isteğim ve fırsatım da yoktu. Bu yüzden çok normal.” diye yanıt veriyorum. Ortam daha da gerildi; GMY’nin şişip inen yanaklarından anlıyorum. Şef adeta Barcelona-Milan Şampiyonlar Ligi Finalini seyredercesine bizi izliyor. Koltuğa iyice gömülmüşüm, popomu biraz kaldırıp tekrar oturuyorum. Yanaklarım gerginlikten daha da kızardı. Hormonlu süpermarket domatesi gibiyim sanırım. Çattık belaya diyorum içimden. Soruları garip buluyorum ama cevaplarımı sınayacak sakinliği de korumaya çalışıyorum. İç güveysinden oldukça hallice olan halim gidiyor, yerine iç güveysi hissi geliyor. Hayırlısı bakalım diyorum.
“Oğlum” diyor GMY; “Ehliyetin yok, araç sürmeye ilgin yok, bu konuda bilgin de yok, peki ne diye otomotiv firmasına iş başvurusu yapıyorsun? Bankalar var, gıda var, o var bu var ama niye otomotiv?” diyor.
“İş başvurumu şoför olarak değil, mühendis olarak yaptım.” diyorum gizli bir sevinç ve sert bir ses tonuyla. Taşı nasıl da gediğine koydum ama bravo kendime, diyorum. Alkışlar benim için geliyor içimden. Şefin yeşil gözleri iyice açılmış. Şefin gözünde sayın GMY, muhtemelen bir hazret ve ben o hazrete az önce laf sokmuş bulundum. Sayın GMY hafifçe gülümsüyor. Tepkisi çok şaşırtıcı. Kızmadı yani gülümsüyor. Gülümsemesi beni kızdırıyor. Az önce lafı gediğine oturtamadım mı acaba, yoksa komik bir duruma düştüm de farketmedim mi diyorum içimden. Şaşkınım.
Evet işte GMY son bombasını patlatıyor: “Niye bu kadar zayıfsın?”
Oha diyorum içimden. Hatta dışımdan da demek istiyorum. Oldu olacak dişlerimi de göstereyim mi? Evet oldukça zayıfım ama bu da sorulur mu yahu? Eski Roma köle pazarında beni satın alacak sahip mi arıyorum, yoksa mühendislik diplomam ile iş mi belli değil. Biraz düşünüyorum. Lafı gediğine tam koymalı ve kalkıp gitmeliyim. Ne desem acaba? İçimde kalmamalı, öyle bir şey demeliyim ki tüm gazımı alsın. İşte buldum.
“İki uç durumdan birini seçme durumum olsaydı; yani birileri acaba çok zayıf mı yoksa çok şişman mı olmak istersin diye bana sorsaydı, ben yine çok zayıf olmayı seçerdim. Çünkü zayıf insanlar daha sağlıklı oluyor. Şişmanların boğuşması gereken pek çok problem oluyor. Zayıflığımla ben ve çevrem barışık durumdayız.” diyerek gömüldüğüm koltuktan yavaşça kalkmaya başlıyorum. Tam: “Vakit ayırdınız. Teşekkür ederim.” diyecektim ki sayın şişman GMY bunun bir iş görüşmesi olduğunu belirterek sakinleştirici bazı şeyler söylüyor. Teşekkür ediyor ve sonuç ne olursa olsun hayırlı olmasını dileyerek bir müddet diğer odada beklememi istiyor.
Şu an yukarıda paylaştığım ilk iş görüşmesi tecrübeEM’i edindiğim yerde çalışıyorum. Firma içinde görev değişikliğim olana dek, işe alınma sürecimde son kararı veren GMY ile sekiz ay kadar dolaylı, dolaysız çalışma fırsatı buldum. Bir gün uygun bir ortamda iş görüşmemiz hakkında konuştuk. Kendisi, ben sormadan niye o kadar çok ve amansızca yüklendiğini anlattı. Özel sektörde, iş hayatında en önemli unsurlardan birinin de baskı altında dağılmamak olduğunu; bu baskının zaman darlığından, kişi ya da işlerin zorluğundan, alınacak kararın çok ağır bir karar olmasından kaynaklanabileceğini belirtti. Cevaplarımın dozajını iyi ayarlamış, saygısızlığa vardırmadan ve kendimi ezdirmeden yanıtlar vermiş, bu sebeple de işe alınmıştım.
Çağrı Coşkun
79 Akhisar doğumlu, evli ve çocuksuz
Ailesini, eşini, dostlarını, zeytinyağını ve hayatı çok seviyor
Dört yaşında özkütleyi bulacak kadar zeki iken okulda normalize edilmeye çalışılsa da kafası hâlâ iyi basıyor
Bursa’da otomotiv sektöründe çalışıyor
Satranç ustası Capablanca hayranı. ODTÜ’yü çok özlüyor
Felsefeyi çok önemsiyor. Bir ara Hegel’i bile okudu ama tam anlayamadı
Kafka ve Oğuz Atay’dan büyüğü yok diyor
Küçük Prens’i 100 kere okumuşluğu var
Galatasaray’ı tutuyor ve yaşam felsefesi olarak al da at dercesine paslar vermeye bayılıyor.
