İçeriğe geç

Hayat Yeni Hata Yapılmadan Öğrenilmez…

Kategori: TecrübEM

En büyük ve güzel fırsatlardan biri, insanın tecrübe paylaşımı içinde olması. Benim hikayem belki başarı anlamından öte, hayatta yapılması iyi olur denilebilecek kararlar açısından tetikleyici olacak. Şimdiden bu yazıyı okuyup kafasında çılgınlıklar düşünüp benim halime düşeceklerden özür diliyorum. Kısaca, iki sene içinde yaşadığım hareketli hayata gelin beraber çıkalım, bakalım neler olacak…

İlk İş Tecrübesi – 1. Resim

Öncelikle belki kendimi tanımlayıp, nasıl bir insan oluğumu belirtmem gerek. İçinde her zaman bir araştırma isteği taşıyan, yeni dil öğrenmeyi, yeni yerler görmeyi seven, keşfedici bir ruha sahibim. İşte benim belki de hayattaki en kötü iki huyum, keşfetmek ve inadına öğrenmek. Zaman yetmez bazen ama inadına öğrenmek, zamanı keşfetmek için harcamak hatta çoğu insanın hayalindeki imkanları terkedip bu aşk uğruna uzaklara gitmek…

Mezun oldum, soru ve cevaplar başladı. Bankacı mı olmak istersin? Yok dediler, sen haraketli adamsın masabaşı iş yapamazsın. Üretim? Olmaz, seni makinalar arasında düşünemiyorum. Devlet? Yoo asla olmaz, sana uymaz. Senin yerin haraketin ve araştırmanın bol olduğu görevler. Geçmişimizde üretim stajları, bir de teknik üniversite mezuniyeti olunca çoğu, bak senden çok iyi süreç mühendisi olur diyerek tavsiyeler verdiler. Oysa ki karakterim buna uygun muydu? En fazla iki saat sürecek bu tarz iş görüşmelerinde bunu anlamak ve anlatmak mümkün müydü? Neyse, ilk işimiz, Almanca ve teknik bilgimiz sayesinde oldu. Bana söylenen sözleri belki de dinlemeyip bir mühendisin mutfağı olan üretimden ve bu üretimi iyi bilen Alman firmasında başlamak istedim ilk işime.

Bizim bir lafımız vardır. “Bir projeye Türk gibi başla, Alman gibi bitir”. İşte bu sözün başarılı kompozisyonunu bu süreçte yaşadım. Biz Türkler kadar cesur başlayan ama bir o kadar da motivasyonunu kaybeden, Almanlar kadar projelere zor başlayan, ama iyi planlamayla sonunu iyi getiren bir kompozisyon içerisinde bu başarının sonuçlarını en iyi şekilde gördüm.

Omurden2 “Yalın” kelimesi ilk defa orda çok anlamlı gelmiştir. Ana görevim, iş planlama mühendisi olarak lojistik faaliyetlerinin koordine edilmesi ve milkrun (çekme esaslı tekrarlı dağıtım) sisteminin dört stat büyüklüğündeki binalardan oluşan üretim bölümüne uygulamaktı. Bu amaçla kurulan Japon üretim sistemi proje grubunda yine ODTÜ EM mezunu, yalın üretim uzmanı Burak Erişmiş’le beraber çalıştık ve sonlandırdık projeyi. Kendisinden bu noktada, özellikle yaratıcılık anlamında çok şey öğrenmişimdir. Beraber bir EM’nin kilit iki kelimesinden olan, sistem yaklaşımı ve büyük resmi görmeyi makina mühendisi ağırlıklı firmaya anlatmaya çalıstık. Her zaman üniversiteyle kontağını devam ettiren ve bundan da çok keyif alan, bir EM olarak, ilk işlerimden biri, üniversite yıllarında hayalini kurduğum, son sınıf öğrencilerinden oluşan bir sistem tasarımı proje grubu kurmak ve projemize adamak oldu. Bildiğim, kısa ziyaretleriyle üretimi tanımaya çalışan bir danışmandan daha çok, bu heyecanlı son sınıf öğrencilerinden hem akademik anlamda hem de bilgi anlamında çok şey öğrenebileceğimiz idi. Öyle de oldu, sistem yaklaşımı, matematiksel modelleme ve simülasyon açısından firmadaki üst yönetimi etkiledik. Başta dediğim gibi, bir simülasyon Almanların aylarca planlamaya uğraştığı ve görmek istediği son sistemi onlara kısmen de olsa canlı bir şekilde sunuyordu. Sonuç olarak hem firmada hem de Türkiye’de yapılan ender projelerden birini yaparak “Yöneylem Araştırması Derneği”nin düzenlediği yarışmada, ülke birincisi olduk. Bu açıdan ilk tavsiyEM mutlaka üniversite ile bağınızı devam ettirin ve inisiyatif almaya çalışın. Anlatıma devam etmeden burda bir duralım, yukarıdaki fotoya bakalım. Kafanızda, makinalar arasında, elinde kağıt kalem, ODTÜ’lü son sınıf öğrencileriyle üretimin içerisindeki bendenizin karesini saklı tutun. Bu noktayı başlangıç, belki de monoton devam eden düzenli hayatın son görüntüsü olarak kabul edelim.

Uzak Doğuya Gidiyoruz – 2. Resim

Sonra ne oldu derseniz? İşte bu aşamadan sonra radikal karar eşiğine giriyorum. Malum erkeklerin askerlik zorunluluğu var. Ben ise, askere gitmeden işe girme lüksünü yaşamış bir mühendis olarak, hayatımda bir maceraya yer vardır diyerek, Tayvan hükümetinin 3 kişiye vereceği Çince bursuna başvurdum. Belki çoğu kişiye göre delilikti. Yani, güzel bir işin var, belli bir yerlere gelme potansiyelini yakalamışsın? Hem de zaman, başarıyla bitirılen bir projenin ekmeğini yeme zamanı değil mi? Ben böyle düşünmedim. Türkiye’deki üç öğrenci arasına girince, tüm zamanımı bu kararı vermek adına adadım. Bir EM olarak, artıları eksileri bir yere koydum. Sonunda, Uzakdoğu’nun da doğusundaki bu şirin adaya, dil öğrenmek adına gitme kararını aldım. Zor bir süreçti, ama yeni ve heyecan dolu olacağı gözüken bir hayat benim için başlıyordu… Şimdi bir senelik inişli çıkışlı serüvenime beraber çıkalım.

Evimi boşalttım, İstanbul’daki evimize taşıdım. Tüm yarım kalan işlerimi bitirdim ve çantamı alıp 2006 Ağustos ayında maceralı yolculuğuma adım attım. Uzakdoğu’ya ciddi ciddi gidiyordum. 19 saatlik dünyanın bir ucundan bir ucuna seyahat. Kimsem yok oralarda, elimde bir çanta ve uçak bileti. İşte bu noktada tekrar durmanızı rica ediyorum. Bu anın keyfini tekrar yaşamalıyım, o kadar özgür ve o kadar heyecanlısınız ki o an havaalanında, bir o kadar da endişeli. Düne kadar kravatlı ceketli biri olarak makinalar arasında hesap yaparken, şimdi üzerinizde bir T-shirt ve şort, sırtınızda 80 litrelik bir çanta, kamera ve sıfırlanmış bir kafa… Ne güzel, ne heyecanlı!

Avrupa’ya giden uçaklar yanında biraz cüssesi büyük bir uçağa bindim ve yapageldiğimin aksine bu sefer batıya değil, doğuya hep doğuya gittim. Malum uzun yol, aktarmalar sırasında Dubai, Singapur, Malezya’yı da ziyaret ederek, son nokta Tayvan’a ulaştım. Şehre ilk giriş, ışıl ışıl sokaklar, caddeler, farklı yüzlü, farklı gözlü insanlar, kokular, yemekler. Hayatımın belki de en garip anlarından biriydi. Gitgide başlangıç olarak baz aldığımız fotoğraftan uzaklaşıyordum. Bitmedi devam ediyoruz.

Neler yaşandı orda neler! Tamamen farklı olan bu ülkede, sokakta atılan en ufak adımda dahi yeni bir birikim yeni bir gözlem katıyorsunuz kendinize. İlkin, EM olarak maliyetleri optimize etmeye çalışan yapımız ve pazarlık yeteneğimizle, tipik Uzakdoğu evlerinden birinde oda kiraladım. Sonrasında her gün Çince kurslarına katılırken, Avrupanın dört bir yanından gelen öğrencilerle konuşma, İngilizce, Almanca ve Fransızcadan oluşan dil portföyümü geliştirme konusunda adımlar attım. Belki insanları sık boğaz ettim, üzerlerine atladım ama dil başka şekilde öğrenilmez. Bu da nacizane ikinci tavsiyEM olsun, bir başka dili muhakkak öğrenin. Tam konuşamasanız bile, o ülke ve kültür hakkında derin bilgi alırken, ufkunuzu geliştirme fırsatı buluyorsunuz. İşte ben de, cüsseme bakmayıp böyle bir Çince sevdasına saplanıp o derin kültürün içine dalıvermiştim.

Bulunduğu ülkeyi üniversitesi, fuarı, insanları, kültürü ve dili ile keşfetmekten keyif alan bir insan olarak girmedik nokta bırakmadım. Yeri geldi, Türkiye’de bir firmadan aldığım “Pazarlama Uzmanı” kartviziti ile fuarlarda işadamı gibi takıldım, yeri geldi çekinmeden kontağa geçtiğim Tayvanlı profesörlerin yanında girişkenlik dersi için asistanlık yapıp hazırladığımız projeyi ülkenin uluslarası firmaları olan Asus’a, BenQ’ya sunan yatırımcı adam oldum. Yeri geldi, restoranlarda oraya ait her tür yemeği yedim, yeri geldi Çince pratik yapmak adına berberde, takside, ve pazarlarda insanlarla iletişime geçmeye çalıştım. Ama her aşamada, her olayda doya doya, derinlemesine öğrendim, derinlemesine gözlemledim.

Şunu da üçüncü tavsiyEM olarak eklemeliyim ki, yabancı bir ülkede muhakkak üniversite, meslek örgütleri ve o ülkenin ünlü firmalarıyla irtibata geçin. Tayvan’a Çince öğrenmeye gelen belki de ilk Türk mühendisi olarak, kendime uygun iş ve proje bulmak için çabaladım. Sadece Tayvan değil tüm Uzakdoğuda ulaşabildiğim firmalara mesaj attım. Benden gelen mesajlar onlara da garip gelmiş olacak ki, kimilerine göre girişken Türk, kimilerine göre araştırmaya gelmiş işadamı, kimilerine göre zamanını uzakdoğuda harcayan çılgın Türk mühendisiydim. Burda da duralım ve ilk fotografla, aşağıdaki uçan adam fotoğrafını karşılaştıralım. İşte “nereden nereye”nin resmi, bunu planlamıştım, bir süreliğine ayaklarımı yerden kesmeyi becerebilmiştim.

Avrupa’da Ömürden bir süre – Resimsiz

Tayvanda tam yedi ay geçmişti. Araştırmalar sonunda, o bölgede çalışabileceğim firmalar buldum. BenQ ve Asus gibi devlerden, orda kalmak adına teklifler aldım, Malezya’da bir Alman firmasından müdürlük seviyesinde bir pozisyona kabul edildim. Görüşmeye, Kuala Lumpur’a çağrılmam, Ocak ayı içerisinde şortla tropikal ormanların içerisinden geçerek fabrikaya ulaşmam, yolculuk sırasında sağda solda maymunlarla karşılaşmam, Asya’nın güneyindeki fabrikada Almanlar ve Malaylar tarafından mülakata çekilip, kabul edilmem. Hayatıma belki de en heyecan verici deneyim idi. Dördüncü tavsiyEMe gelince, günümüz iletişim çağında kesinlikle insanlarla irtibata geçmekten çekinmeyin, hedefiniz doğrultusunda arayın, sorun, soruşturun. Peki ben ne yaptım? Bu kez ailemin sözünü dinleyerek, o sırada Almanya’da bir fabrika satın alan ünlü bir Türk firmasının teklifini, Türkiye’ye bu şekilde faydalı olmak, ülkemle irtibat halinde kalmak adına, kabul ettim.

Avrupa’da yaşamak, hele Avrupa’da bir Türk firmasında çalışmak nasıl bir duygu? İşte bu da Türkiye’de bir Alman firmasındaki sürecime tam ters bir olaydı. Alman firması çok kurumsaldı da bu tanınmış Türk firması kurumsal değil miydi? İlk izlenimlerime bakarsam çok muntazam, işe alışları çok profesyonel, hatta bilindik firma olması itibariyle süreçleri çok yetkindi. Günlerce girmedik, çözülmedik test bırakmadım.

Firmaya girer girmez oryantasyonlara başladık. Herkes yaşamıştır, bu süreç genel bir tanıtım dönemidir. Bana da, 3 ay süresince, proje üretmek ve çalışmak yerine, nedense tüm departman ve firmaları ziyaret etme görevi verilmiş idi. Boşluk içinde tanıtımdan tanıtıma koşan bir mühendis olmuştum, ta ki genel müdür tarafından fark edilinceye kadar. Bu çok da etkili olmadı ama, kısmen de olsa insiyatif alma ve harekete geçme şansını elde etmiştim. Firmayı gerekenden çok tanımış ama firma içi işsizlikten de sıkılmıştım. Ardından da, vizeleri alıp Almanya yollarına koyuldum.

Yaşantısını yakından tanıdığım Almanya’da, Tayvan ve Türkiye ikileminden sonra alışma devresi ve yine ev arama, ev bulma çabaları oldu. Evi bulduk, yerleştik, işe alıştık derken, yavaş yavaş da firmanın çalışma yapısını daha da iyi anlıyordum. Tecrübeleriyle kendini yetkin sayan amirimin ve personelden sorumlu kişinin, daha bana bir pozisyon ismi verememesini ve kalifiye olmayan, plansız emirler vermesini gördükçe, içime daha çok firmanın çalışma kültürünü sindiriyordum. “Torpil” dediğimiz, hak etmediği halde firmaya giren insan manzaralarını görmek bardağı taşıran son damla oldu… Bunu herkes yaşıyordur, sonuçta idealizm içinde çalışma aşkıyla yanan biri için iyi bir süreç değildi. O zaman, bu kadar mülakatlara, bu kadar okumaya, öğrenmeye, yetkin hale gelmeye ne gerek vardı.

Sonrasında benim de doğal olarak Almanya’dan ayrılma hikayem başlıyor. Açıkcası “TecrübEM” kitabını yazma fikri de, dört bir yana dağılmış ODTÜ EM mezunları da, benzer durumlardan geçti mi düşüncesiyle ortaya çıktı. Sıkıntı bana kişisel olarak yapılanlar değil, köklü bir kurum olan ODTÜ’nün ve ülkenin özveri ile çalışmak isteyen idealist gençlerinin düşürüldüğü durum açısından üzücü idi. Nasıl olsa iş arayan kalifiye genç çok, her işi yaptırırız, bunun yanında patronun akrabalarını ve tanıdıklarını tabiki alacağız mantığı, itibarlı firmayı kendisince rahat ama çalışanlar için stresli duruma getirmişti. Burda da beşinci tavsiyEM, çalışacağınız firmanın kurumsal yapısını ve çalışanına vereceği değeri iyi sorgulayın, haksızlıklıklar karşısında kesinlikle sessiz kalmayın, mücadeleci olun. Benim mücadelem ortak bir eser doğurdu, adı TecrübEM oldu, ne de güzel oldu!

Yine çantalar hazırlandı, eşyalar toplandı, ev kapatıldı. Bu sefer bir kez daha Ömürden için yolculuk başlıyordu. 2006 Ağustos’ta Bosch’ta işi bırakış, Atatürk havalimanından Tayvan’a yola çıkış, bir heyecanla Ağustos’ta başlayan yeni bir süreç, bir yıl sonrası, 2007, yine Atatürk Havaalanına dönüşle beraber son bulan haraketli ve bir o kadar da yorucu bir hayat.

Neler öğrendim bu iki senem içinde. Üretimde bir senelik daha mühendislik yapsam bu kadar tecrübe elde edebilir ve bu kitapta sizlerle paylaşabilir miydim? Kişisel olarak söyleyeyim, belki başarı hikayelerimi sıralardım ama bu kitabın özüne en çok yakışacak, koşulların kontrol edilemediği hallerin neticesinde, size hayata dair gerçekleri etkili şekilde öğreten bu hikayeleri paylaşamazdım. Özetle bu iki senede, 15 farklı ülke, 12 uluslarası uçus, 1 aydan fazla kaldığım yedi ayrı ev, Çinli, Alman ve Türk’ten oluşan 3 farklı ev sahibim, Dünyanın dört bir yanından tanıştığım binlerce insan ve bu genç yaşta yaşanılan kocaman bir tecrübe.

Adeta, bilgisayar terimiyle iki yıl içerisine ziplenerek sıkıştırılan bir hayat. Şimdi de askerlik süreci başlıyor, iyi oluyor, yoksa başka şekilde durulacağım yok. Şu iki senede problemlerin alasını yaşayan biri olarak hayatı aç-kapa yapıyorum. Ama şunu biliyorum ki hayat asla yeni hata yapmadan öğrenilmez.

TecrübEM işte bunun içindi…

İki resim, iki hayat arasındaki farkı göstermek ve ders çıkarmak içindi…

Sevgiler

Ömürden M. Sezgin

OmurdenSezgin

1981 Temmuz ayı Samsun doğumludur. Eczacı ve mühendis olarak dağılmış 4 kişilik ailenin mühendis kanadını oluşturan büyük oğludur. Samsun Anadolu Lisesinin ardından, 2004 yılında ODTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Yaz tatillerinde Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gitti. Danimarka, Almanya ve Portekiz’de kaldı ve stajlar yaptı. 2004-2006 yılları arasında Robert BOSCH’ta yalın üretim uzmanı olarak çalıştı. 2006 yılında aldığı radikal kararla istifa edip Tayvan hükümetinin bursu ile Taipei’ye gitti. Orda 6 ay kalarak, İngilizce, Almanca ve Fransızca bilgisine bir de Çinceyi ekledi. Aynı anda ODTÜ’de online olarak bilişim yüksek lisansını tamamladı. Bu arada Uzakdoğu insanı, yaşamı ve özellikle yemekleri hakkında araştırma ve incelemelerde bulundu. Hareketli hayatı, fotoğraf çekmeyi, seyahat etmeyi, tiyatroyu ve yaz tatillerini Karadeniz’in şirin ilçesi Tirebolu’da fındık toplayarak ve balık tutarak geçirmeyi seven Sezgin, kitabın çıkacağı şu sıralarda kısa dönem askerlik görevini yapmakta, ne yazık ki bölüğünden bir yere ayrılamamaktadır. İstanbul ODTÜ ve Samsun Anadolu Lisesi mezunlar dernekleri yönetim kurulu üyesi, Generationeurope Türkiye elçisi, TMMOB ve ListEM üyesi olan Sezgin, bekardır.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın