Eczacıbaşı İpek Kağıt Pazarlama Bölümünde işe başladığım hafta, şirketin bayi toplantısı vardı. Ürün Sorumlularının sırayla sahne alarak, yaklaşık 150 kişiye sunum yaptığını görünce aşırı heyecanlandım, çünkü seneye o kürsüde ben olacaktım; yıl 1988.
2007 yılında büyük bir şirketin bayi toplantısında yaklaşık 600 kişilik bir gruba oldukça başarılı bir sunuş yaptım. Sağlam bir alkış, sonrasında izleyenlerden takdir, üstüne de iyi bir para aldım.
Peki utangaç karakterli bir adam nasıl oldu da yirmi yılda (yarı) profesyonel bir konuşmacıya dönüştü? Aşağıda bu sorunun cevabını vermeye çalıştım çünkü iyi bir konuşmanın, doğal yetenekten önce iyi bir çalışmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Filmi biraz başlara sararak başlayalım.
Çocukluk
Kesinlikle konuşkan biri değildim. Ama gerektiğinde tane tane ve düzgün konuşur, yaşıtlarımdan daha fazla kelime bildiğimi bilirdim. Yuvaya filan gitmediğim için, çocukluğumda (aile ortamları dahil) hiç bir yerde çıkıp gösteri yapmadım. Öte yandan babam iyi bir konuşmacıydı. İş hayatındaki bazı konuşmalarına şahit olmuştum. Bir de nişanlarda yüzüğü ona taktırırlar, babam da abartısız ama net ve hoş bir konuşma yapardı. Hala da öyledir.
İlkokul
Topluluk önündeki ilk konuşmalar, sanırım biz üçüncü sınıftayken müfredata giren küme çalışmaları ve aktarmalarla başladı. Aktarmalarda oldukça iyiydim. Çok iyi hazırlanır, sunumu birkaç kez okur, büyük ölçüde ezberler ama satır satır okumaz, anlatırdım. Hazırlıkları abarttığım olurdu. Bir seferinde bölgeler konusunda herkes Marmara, Ege vs. Kovalarken, bilinçli olarak Güneydoğu’yu seçmiş, sonra Eskişehir DSİ’ye gidip GAP projesi hakkında bilgi ve resimler almıştık. Sunumu Antep folklor kıyafetleriyle yapıp yöresel yiyecek dağıtmıştık. Bakanlıklara ve DİE’ye yazı yazıp bilgi almışlığım çoktur. Okul çapındaki tek etkinliğim bir şiir okuma ve mandolin korosu konseriydi. Mezuniyet töreninde de herhangi bir gösteri yapmamıştık örneğin. Öğretmenimiz de sevmezdi öyle şeyleri; nur içinde yatsın.
Ortaokul
Aynı sistem devam etti. İyi hazırlıklar, iyi aktarmalar. Bir keresinde hastalık nedeniyle Fen Bilgisi aktarmasına çalışamadım. O gün de müfettiş geldi. Sürekli kağıda bakıp okumamı eleştirdi. Nasıl sinirlendim. Yine bir başka ilk olarak, orta birde hayatımda ilk kez topluluk önünde şarkı söyledim. Dönemin son haftası; müfredat bitmiş, hocamız ertesi derse herkesten bir şarkı hazırlamasını istemişti. İlhan ile bütün gün Cem Karaca’nın Namus Belası’nı prova ettik, ancak şans ona güldü. Ben de bir alaka kuramayacağınıza emin olduğum yedek şarkı olan Rana Alagöz’ün “Her şey bitmiştir artık” şarkısını söyledim. İlk şarkı. Şansa bak.
Ders-1: Her zaman hazırlıklı ve yedekli olun. O gün sizi kimin izlemeye geleceği ve sizden önceki konuşmacının ne anlatacağı belli olmaz.
Lise
İkinci sınıfta çok sesli koroya dahil oldum. Bir yıl çok sıkı çalışıp konser verdik. Hayatımda ilk kez sahneye çıktım. Annem başımı nota kağıdından kaldırmadığımı söyledi. Sonra Ankara’ya yarışmaya gittik ve dereceye girdik. Biraz güvenimiz arttı.
Lisede aktarmalar bitti, siyasi dönem başladı. Kahve sohbetleri, eğitim toplantıları, tartışmalar, okul çıkışında öğrencileri 1 Mayıs mitingine katılmaya çağıran ajitatif konuşmalar… O dönem bayağı bir yırtıldık kendi ölçümüzde.
Üniversite
Sonra neden bilmiyorum, beş sene kadar ara verdik, soğuduk. Üniversitede hiç sunum yaptığımı hatırlamıyorum. Gerçekten de bunları yazarken şimdi aklıma geldi. ODTÜ’ye eleştirimdir: Neden bize topluluk önünde sunum yapma fırsatı yaratmadınız? Çünkü sonrasında iş hayatında zorluk çektim. Halbuki lisede oldukça iyiydim.
Ders-2: Sunum yeteneğiniz suna suna gelişir. Ara vermeyin, paslanmayın.
Askerlik
Çok çalışkan bir binbaşıyla (sonradan General oldu), çok verimli bir askerlik yaptım. MSB müsteşarına “board” veya asetatla çok sunum hazırladım. Binbaşım yapacağı konuşmayı satır satır kağıda basardı. Ben de kendisini eleştirir, daha kısa “bullet” lar hazırlayalım derdim. Dinlemedi, heyecanlı bir insan olduğu için unutacağını düşünüyordu sanırım. Asetata fotokopi çekileceğini askerde keşfettim. Ertesi sene işe başladığım İpek Kağıt’ta bunu sattım çünkü orada tepegöz vardı ama asetata fotokopi çekileceğini bilmiyorlardı. Nöbetçi subayı olduğum bir akşam, yüz kadar eri spontan olarak yemekhanede toplayarak doğum kontrolü yöntemlerini anlattım. Çok iyi bir konuşmaydı. Lise yıllarından sonra güven tazeledim.
İpek Kağıt Fabrikası
İlk ve son solo konser. İpek Kağıt’tan mühendis arkadaşım Hakan çok iyi gitarcı, ben de gitar çalmaya çalışıyorum. Sonuçta bir ikili oluşturduk ve partilerde birkaç kez konser verecek 10-15 parçalık bir repertuar hazırladık. Esas işi Hakan yapıyor, ben akor basıp eşlik ediyorum. Ve şirketin kuruluş yıldönümü partisinde hayatımın ilk ve son solo konseri… Beraber “Günlerin İçinden” ile başlıyoruz. Sonra Hakan “Bodrum”u söylüyor ve akabinde ben “Blowing in the wind” ile devam ediyorum. Takip eden günlerde videodan kendimi izliyorum ve sahne hayatım bitiyor. Tamam, idare eder seviyedeyim ama hiçbir sahne ışığı yok bende.
Hayatım boyunca, “idare eder” seviyede yaptığım hiçbir işe devam etmedim ve bu erken vazgeçmelerin kariyer açısından faydasını gördüm. 1990 sonrası elime hiç gitar almadım. Zerre kadar sahne hevesim yok. Sadece şu “Namus Belası” içimde kaldı. Onu da ellinci doğum günümde söyler, konuyu kapatırım herhalde.
Fabrikada verimlilik haftası nedeniyle usta, teknisyen ve mühendislerden oluşan gruplara işyerinde verimliliği artırma yollarını gösteren bir temel endüstri mühendisliği sunumu hazırladım. İş ve zaman etüdü, ergonomi, layout… İyi malzemem vardı ve izleyicilerin tümü arkadaş ama ben başlamadan önce aşırı heyecanlıydım. İş hayatında ilk kez topluluk önünde konuşacağım. İçimde fırtınalar kopsa da çıkıp anlattım. Sonrasında şefime “çok heyecanlı” olduğumu söyledim. O ise hiç belli olmadığını, gayet iyi bir konuşma yaptığımı ifade etti.
Ders-3: Heyecanınızın çok azı dışarı yansır ve o sırada izleyenlerin merak konusu bu değildir. Siz hiç bozuntuya vermeden devam edin. Hatta Dale Carnegie’nin deyişiyle “izleyiciler size borçluymuş” gibi bir havaya girin.
İpek Kağıt Pazarlama
Pazarlamada göreve başladığım hafta, girişte söz ettiğim bayi toplantısı oldu. Ürün Sorumluları 150 kişilik gruba sunum yaptıkça öyle geriliyordum ki biri “fabrikaya döner misin?” dese ciddi olarak değerlendirecektim. Şaka değil, bir sene sonra orada ben olacaktım…
Haliyle de oldum. İlk bayi sunumumu, Pazarlama Müdürüm Erhan Topaç ile hazırladık. Bayileri ertesi gün Tayland’a götüreceğiz, laf olsun diye toplantı yapıyoruz. Yeni ürün yok, yıl sonu değerlendirmesi değil. Bu gündemsiz ortamda, Erhan sunuma bir sürü motivasyon lafı ekledi. Aslansınız, kaplansınız, bir biz ekibiz gibi ifadeler, resimler. Bir aceminin ilk sunumunda bu gazı verebilmesi mümkün mü? Büyük hata. Sunum bence berbattı ama izleyenler “iyiydi” dedi (Bkz Ders-3).
Ders-4: Asla başkasının hazırladığı malzemeyi sunmayın. Kendi mantığınıza uygun bir sunum hazırlayın ve kendi cümlelerinizi kullanın.
Ertesi yıl bir başka Girişim Pazarlama toplantısı oldu. Bu sefer malzeme bol. Türkiye’nin ilk adam boyunda karton standını tanıtarak ardından Marathon markasının lansmanını yaptım. Malzeme çok ve ilginç. Neredeyse tarihi bir an. Anlattıkça insanlar heyecanlanıyor, onlar heyecanlandıkça benim özgüvenim artıyor. Birkaç espri bile yaptım. Sonrasında sunumu izleyen ünlü reklamcı Paul McMillen, yanıma gelerek sırtımı sıvazladı: “very good presentation”. Zafer!
Ders-5: Anlattığınız şey gerçekten ilginçse ve içeriğiniz zenginse, işin yarıdan fazlası çözülmüştür, ancak bu her zaman olmaz. Her gün tarih yazılmaz.
Şirketin bir yabancı ortağı oldu. Bu çokuluslu devin Belçika’daki toplantısına katılarak, onlarca yabancı önünde ilk İngilizce sunumumu yapıyorum. Gayet iyi. Rahat ve hatasız.
Colgate-Palmolive
CP’de hayat sunumlarla geçiyor ve neredeyse hepsi İngilizce. Ancak bu sefer izleyenler “tough”. Çok uluslu ortam, rakibin Unilever-P&G. Eczacıbaşında olduğu gibi, her dediğin makul lafa öyle kafa sallanmıyor. İşin global standartları, şirket içi hesaplar var. İlk sunuşlarda resmen çarpıldım, duvara tosladım. İyi değil, çok çok iyi hazırlanmanın önemini kavradım. Evet oğlum, işte aradığın global iş ortamı! Koştur bakalım! Altı yılda, irili ufaklı belki altı yüz sunum. Hadi üç yüz olsun, aşağısı değil. Asetat, tepegöz, slide, perde organizasyonlarında, teçhizat kullanımında yetkinleşiyoruz. Hayatımıza PowerPoint giriyor büyük bir devrim olarak. Eğitimler, “roleplay”ler, satış teşkilatını işletmeler…iyice piştik. Bayi toplantılarında çıkıp bir gaz veriyorum, sonra kendim de şaşırıyorum.
Ders-6: Sunum yeteneğiniz ve hevesiniz yoksa satış/pazarlama kariyeri yapmayın.
İlk ve son oyunculuk deneyimi
Arada bir de televizyon reklamında oynadım. Öyle figüran filan değil, Vicks reklamında başrol. Otuz saniyelik tek mekanlı reklam filmi, akşamın geç saatlerinde anca bitti. Oyun veremedim, berbattım. Sonra görüştüğüm ajans yetkilileri, iyi bir reklam olduğunu söyleseler de ben o gün yaşadığım stresi atmak için akşam bir otuz beşlik rakıyı devirdim. Reklamı izleyince de oyunculuğumdan utandım. Sonra da asla bir yerde bir rol kesmeye, oyunculuk yapmaya ve yapıyor gibi görünmeye kalkmadım. Yaptığım yüzlerce eğitim ve konuşmada taklide niyetlendiğim, rol kestiğim görülmemiştir. Çünkü bunları beceremediğimi bir gün içersinde anladım.
Ders-7: Yeteneklerinizin farkına varın. Yeteneğiniz yoksa sunuşlarda rol kesmeye çalışmayın. Kendiniz gibi olun. Bu da çoğu zaman yeterlidir.
İlk “iş dışı” konuşma
1991 yılında yayına başlayan Marketing Türkiye dergisinde ilk yazım çıktı. Sonra ikincisi. Yetenek avcısı Attila Öğüd, 1992 yılındaki ilk Marketing Forum’da beni konuşmacı listesine yazdı. Büyük onur. Bütün reklam dünyası, tüm ünlüler orada; şimdiki gibi bir doymuşluk yok. Yine öncesinde heyecandan dizlerim masaya vursa da hazırlığım çok iyi. Yarı ezber, tıkır tıkır anlatıyorum. Bravo (Ders:1 ve 3)
İlk “Workshop”
1993 yılında, yine rahmetli Attila Bey’in önerisiyle başladığım yarım günlük Marka Yönetimi workshopları. İlk kez meslektaşlarımın önüne çıkıyorum. Hazırlık iyi, malzeme zengin, konu yeni. Kapalı gişe oynuyorum. Her grubun kapasitesi otuz kişi. Diğerleri doldurmakta zorlanıyor, benimki otuz beşer kişilik iki grup halinde yapılıyor çoğu zaman. Ben mi iyiyim, konu yeni olduğundan mı bilemiyorum ama bana büyük güven veriyor. Yıllar boyunca malzeme biriktiriyor, tuğlaları üst üste koyuyorum.
Ders-8: Bir konuya odaklanıp 15 sene malzeme biriktirirseniz elinizde bir hazine olur.
İlk ciddi çuvallama
1995 yılındaki Satış Promosyonları konferansında bol esprili, karikatürlü bir sunuş yapıyorum ve ortalık yıkılıyor. Bunun verdiği özgüvenle bir sonraki Marketing Forum’a çok esprili slaytlar hazırlıyorum. Konuşma başlıyor. Birkaç dakika konuşup ilerliyorum ama salonda tık yok, kötü oluyorum. Sonra teknisyen aradan fırlıyor ve gevşeyen bağlantıyı düzeltiyor. Meğerse görüntü perdeye yansımamış. Espri benim (kinayeli) ciddi konuşmamla perdede yansıyan aykırı/komik görüntüler arasındaki çelişki üzerine kurulu. Aman tanrım, beşinci slayttayım, dönüp tekrarlasam olmaz, edeceğim lafları ettim. Karardım resmen. Kabus gibiydi, zar zor bitirdim. Çıkışta arkadaşlara sordum, “iyiydi” dediler.
Ders-9: Kendinizden emin değilseniz komik sunuşlar, planlı şakalar yapmayın. Bu yaşadığım teknik bir sorundan kaynaklansa da, karikatür dolu sunuşların neredeyse tamamının berbat gittiğine defalarca şahit oldum.
Sunum Becerileri Eğitimi
1995 yılında, New York’ta bir CP organizasyonu çerçevesinde yer aldık. Çok öğreticiydi. Kendimi videoda izledim. İyi taraflarımı gördüm. “Göz teması” denen şeyi hiç bilmediğimi ve yapmadığımı farkettim. Kendini konuşlama, tartışmaları yönetme gibi teknik konularda eğitildim. Geçmişe dönerek videoyla ilgili bir de anekdot anlatayım. Lise-üniversite yıllarında diskoya gider, kendimizce figürler yapardık. Düğünlerde pistten inmezdik. Sonra seksenlerde hayatımıza video girdi. Ve ben bir düğünde yapılan çekimleri izleyip kendimden tiksindim. O gün bugün “dans etmem”. Gerektiği kadar piste çıkar, iddiasız hareketlerle mesai doldururum. Çünkü dans edemediğimi gözlerimle gördüm. (Bkz.Ders-7)
Ders-10: Eğer sunum yapan biriyseniz “Sunum Becerileri” eğitiminden geçin. Arada sırada da bir sunuşunuzu veya provanızı videoya çekip kendinizi izleyin.
İlk Uzun Eğitim
1997 yılında serbest çalışmaya başladım. Hedef danışmanlık olsa da, buraya giden yol eğitimden geçiyor. Workshop malzemelerim üzerine tam beş aylık çalışmayla çok sıkı bir içerik hazırladım. Ülkede eşi benzeri yok. Altı yüz renkli asetat veya slide, vaka, grup çalışmaları… Marka Yönetimi adına ne gerekiyorsa var. Doksanların ilk yarısında sunumun puştu olduk ama adam başı 650 dolar vermiş yirmi beş kişiyle üç tam gün eğitim yapmak yine de başka bir şey… İlk günün sabahında yine heyecandan geberiyorum. Şaka değil, tam üç gün boyunca sahneden şovu yöneteceğim. Biri vazgeç dese düşüneceğim. Yeni bir deneyim. Neyse ki iyi başlıyor ve iyi gidiyor. Oh be.
Takip eden üç yıl bu eğitimi verdim. Laf olsun diye gelenler, sıkılsa da bir şeyler almak isteyenler fazlasıyla alıyor. Arada şirketlere özel eğitimler. İyi de para kazanıyoruz ancak bir şeyi net olarak anlıyorum ki içeriğim kuvvetli olsa da “show” tarafım yok. Gelişmeyecek de. Demek ki eğitmen olmayacağım. Önce kendime bir ortak buldum. Konuşmayı ve gösteriyi benden daha çok seven arkadaşım Altay Ayhan. Eğitimin bir kısmını ona havale ediyorum. Birlikte çok eğitim verdik ama bakış açımız farklı olduğu için çok fazla üretken olmadı. İyiydik de efsaneleşemedik. (Siz meselemi anladınız artık.) Konunun ilginçliği ve adımın giderek daha fazla duyulmasından dolayı talep artsa da iki binlerden itibaren eğitimleri kestim. Parasız kaldığım dönemler veya kıramadığım talepler dışında eğitim vermedim, vermiyorum.
Ders-11: Eğitmenlik konuşmacılıktan başka bir şey. Eğlenmiyor ve eğlendirmiyorsanız eğitmen olmayın. Eğitmen olacaksanız da pek başka bir şey yapmayın.
2000 Yılı Pazarlama Zirvesi Başkanlığı
Şimdiye kadar yüklendiğim en baba görev. Tüm sektör o salonda ve yerli yabancı bir çok ünlü konuşmacı var. Boru değil. İyice bir para aldım ve kendimce iyi hazırlandım. Ancak bir kez daha anlaşıldı ki “showbiz” tarafında işim yok. Zorla olmuyor. Bir daha bana önerilmedi, ben de aday olmadım. Önerilse de birisiyle ortak yapmayı tavsiye ederim. Ekürilerde fena değilim. O yıllarda arkadaşım Yekta Kopan ile “Hayatımız Marka” diye bir program hazırladık. Hesapta şirketlerin bayi toplantılarına satacağız. Hiç satamadık ama bir fuarda yaptığımız prova fena değildi. Belki ileride tekrar ısıtırız.
CSA
“Celebrity Speakers Association”, Türkiye ofisini açınca beni de listesine ekledi. Oradan hiç iş gelmedi. O sıralar danışmanlık işleri arttı ve eğitim-konuşma işlerinde sınırlarımı çizdim. Zorla kendimi listeden çıkardım akabinde.
Anadolu Üniversitesi
2001 yılından beri ilkbahar döneminde Eskişehir’e gidip ders veriyorum. Ders seçmeli olsa da şimdiye kadarki sınıfların tüm öğrencileri aldı. Diğer fakültelerden de gelen oluyor. Cuma öğleden sonra üç saat olduğu için çocuklar zorlanıyor. Bende de show yok. O yüzden çok sayıda vaka anlatıyorum. Yoklama almıyorum. Ders geçmek de kolay. Hakikaten bir şeyler öğrenmek isteyip kalanlarla yararlı dersler yapıyoruz. Çok zevkli mi? Eh. Ancak manevi tatmini yüksek. Bildiklerimi sınama adına da çok yararlı, çünkü iyi hazırlanıyorum.
Bursa ve Diğerleri
2002 yılında Bursa’da ilginç bir program yaptık. Tam günlük paralı bir konferans ve iki günlük workshop. Yüz kişiden fazla katılımın olduğu konferanstaki performansım oldukça iyiydi. Workshoplar da iyi gitti. İki binli yıllarda Sanayi/Ticaret Odaları, Üniversiteler, IGEME, TIM başta olmak üzere, çok sayıda organizasyonda yılda 15-20 konuşma yapıyorum. Dersler dışındaki organizasyonlarda izleyici sayısı 100-600 arasında değişiyor. Üç kez paralı konuşma yaptım. Bayi toplantılarında. Belli bir standarda oturdum. Ne uçuruyoruz, ne de sıkıyoruz. İzlenebilir ve içeriği zengin konuşmalar bana sorarsanız.
Konuşmalara değil geç kalmak, hepsine vaktinden çok önce giderek teknik ekipmanı prova ederim. Temel ilkem, izleyiciye saygıdır. Şimdiye kadar bir tek konuşmamı iptal ettim. Bir emeklilik şirketinde yapılacak (parasız) sohbet toplantısıydı. O gün sabah aniden Gani Müjde yeni kitabımın tanıtımı için beni Bodrum’a çağırdı ve programının da son günüydü. Sezon bitiyor. Çık veya unut. O dönem parasızlıktan sürünüyor olmasam, Gani Müjde’yi reddederdim ama maalesef Bodrum’a uçtum. Kitap dokuz baskı yaptı ve işlerime çok katkısı oldu.
Öte yandan katıldığım yüzlerce organizasyonda, yurdum ünlüleri arasında o kadar saygısız insan gördüm ki zaman zaman kendimi gereksiz strese soktuğumu düşünüyorum. Geç gelenler, mazeretsiz gelmeyenler, hazırlıksız olanlar, teknik prova yapmayanlar, “burada var olmam yeter” diyenler… Aslında girişteki sorunun cevabı burada saklı; doğal sahne yeteneği, yırtıklığı olmayan bir adam ancak çok iyi hazırlanır ve de belli kurallara uyarsa makul bir konuşmacı olabilir. İşte benim kurallarım:
Ders-12: Salona kimse yokken gidin, teknik ekipmanla prova yapın, sesi, ışığı, sahne düzenini değerlendirin. Sizi kim sunacak, sizden sonra kim gelecek. Nerede oturup nerede durulacak…
Ders-13: İzleyici profilini olabildiğince erken öğrenin. Sizden önce bir konuşmacı varsa onu da izleyin. Salonun atmosferini içinize çekin.
Ders-14: Slaytları kendiniz ilerletin. Lokasyon bunu yapmaya uygun değilse size yardımcı olacak kişiyle önceden tam prova yapın. Sizden işaret beklemeden ilerlemesini söyleyin. Slaydı geri aldırmak kolay ama her slaytta işaret vermek tempoyu düşürür.
Ders-15: Perdenin sağında durun. Panel/tartışma değilse ayakta konuşun. Resmi bir durum yoksa kürsü arkasında durmayın. İnsanlara yaklaşın, göz temasında bulunun. Bir şeylere dokunun, yazın-çizin, kendinizi evde gibi hissedersiniz.
Ders-16: Gerekmiyorsa mikrofon kullanmayın. İyi bir salonda 100 kişiye kadar mikrofon gerekmez. “Laser pointer” kullanmayı da hiç sevmem. Zaten karmaşık tablolar sunmam.
Ders-17: Karnınız tok olmasın. Yemek işini sunuştan 90 dakika önce bitirmiş olun. Sunum öncesi şekerli kahve işe yarar. Asla ve asla içki içmeyin. Heyecanı azaltmadığı gibi kafanız daha az çalışır, ağzınız kurur…
Sahne Heyecanı
Kaçınılmazdır. En ünlü sanatçılar dahi heyecanlanır. Dozunda bir heyecan, sunum performansını olumlu etkiler. Çok lakayt çıktığım birkaç konuşmada kötü saçmaladım. Hayatımda birkaç kere de “takıldım”. Bu çok enteresan bir deneyim ve yenmeyi öğrenmek zaman alıyor. 2003 yılında, ETS rehber eğitimini verecek arkadaşım son anda fikir değiştirince, kendimi sahnede buldum. 200 kişi susmuş ağzımın içine bakıyor. Daha önce yaptığım bir sunum olduğu halde bir an heyecandan takıldım. Durdum kaldım. Hiçbir şey hatırlamıyorum ve sanki başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Neyse ki malzemeye çok aşinayım da bir süre sonra toparladım. Sunum ise genelde kötüydü.
Bir keresinde de LOWE ajansta aynı şey başıma geldi. İlk cümlede takılıp kaldım. Özür dileyip odadan çıktım. Sonra girip yeniden başladım ve devam ettim. Daha sonra birkaç kez aynı duyguyla karşılaştığımda, konuşma içinde o paniği atlatıp toparlamayı öğrendim. Şimdi herhangi bir dahili veya harici nedenle, sunum dursa dahi paniklemeden işi yönetecek soğukkanlılığa ulaştım. Salonda birini vursalar sükunet içinde polisi arar ve ceset taşındıktan sonra kaldığım yerden devam etmeyi önerebilirim herhalde.
Özgüven çok önemli. Fazlası zararlı.
Hayatım boyunca utangaç karakterli bir adamdım. Ancak bunun özgüven eksikliğiyle karıştırılmasından hoşlanmam. Özgüvenim yüksektir yoksa bu kadar işe soyunmam. Çuvalladığım tüm konuşmalar ise, iyi hazırlık yapmadığım veya hafife aldığım sunumlardı. İyi bir hazırlık yaptıysanız ve sağlığınız yerindeyse, iyi bir sunuş yapmamanız için hiç bir neden yoktur. Kendinize gün boyu bunu tekrarlayıp durun. Her şey hazırsa neden kötü gitsin ki? Sanatçıların değişik nefes egzersizleri, bağırıp çağırmak, tepinmek, dua etmek veya benzeri terapi yöntemleri vardır. Kendinize bir yöntem bulun. Benim var ama söylemem.
Ders-18: İyi başlarsanız iyi gider. O yüzden konuşmanızın ilk 3 dakikasını cümle cümle ezberleyin ve birkaç kez prova edin. Eğer fazla deneyimli değilseniz, sunumun tamamını prova etmenizi öneririm.
Ders-19: Sıcak/esprili bir başlangıç çok iyidir ancak bunu günler öncesinden planlamayın. Espri hazırlamayın, komik slayt ile başlamayın. Konuşmadan dakikalar önce ortama uygun komik bir şey aklınıza gelirse veya sizi sunanlar şakalaşma durumu olursa spontan olarak söyleyin. Yoksa zorlamayın.
Ders-20: Kesinlikle “çok heyecanlıyım”, “aslında iyi hazırlanamadım”, “akşam elektrikler kesikti” türü gereksiz samimiyet ifadeleri kullanmayın. Bir yandan siz özgüveninizi yitirirsiniz, öbür yandan bunlar izleyiciyi kızdırır çünkü onlar “eğer o sahnedeyseniz bunu hak ettiğinizi” düşünürler.
Ders-21: Boyunuzdan büyük yorumlar yapmayın, dersler vermeyin. Ağzınıza yakışmayan laflar etmeyin. Din, futbol ve politika çok sıkıntı yaratabilecek konulardır. Mutlaka gerekmiyorsa girmeyin.
Ders-22: Mümkünse sizi başka birisi tanıtsın ve özgeçmişinizi uzatmasın. Siz de kendinizi tanıtmayın, övmeyin, böbürlenmeyin.
Tüm öğleden sonrayı kapsayan bir seminerde dört konuşmacıyız. Biri gelmedi. İlk iki konuşmacı da toplam yarım saatte bitirdi. Tüm günü ben kurtarmak zorunda kaldım. Diğerleri adına üzücü bir gündü. İnsanlar verdikleri vakit/nakitin karşılığını alamadıklarını düşündüler.
Ders-23: Süreyi aşmayın, erken de bitirmeyin. Ortalama bir “iş” slaytını anlatmak bir dakika alır. Biraz hesap yapın, çalışın. Prova prova prova…
Ders-24: Klasik Powerpoint sunumları çok demode oldu. Bullet bullet anlatmak yerine bol görselli, az geçişli / az oyunlu malzemeler hazırlayın. Notları önceden dağıtmayın.
Ders-25: Sunumunuzun ana noktalarını özetleyin ve mümkünse yuvarlak bir rakam olsun; “Yirmi beş derste topluluk önünde konuşmak” gibi mesela.
Güven Borça
1962 Eskişehir doğumlu
ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Güven Borça, profesyonel yaşama Eczacıbaşı İpek Kağıt’ta başladı. Önce Ürün Geliştirme Mühendisi, daha sonra Ürün Sorumlusu olarak görev yaptığı dört yılı takiben Colgate-Palmolive şirketinde altı yıl süreyle Ürün Müdürü, Grup Müdürü, Pazarlama Müdürü pozisyonlarında görev yaptı. ABC, Fab, Axion, Hacı Şakir, Palmolive, Colgate, Ajax, Protex markalarından sorumlu oldu.
Öte yandan Colgate-Palmolive’in global eğitimcileri arasına katıldı, bu konuda yurtdışında kurslar gördü. 1991 yılında „marka“ konulu ilk makalesi yayınlandı. Sonrasında Marka Yönetimi başlıklı workshop, seminer çalışmalarını 1993-2002 yılları arasında sürdürdü.
1997 yılından bu yana marka danışmanlığı yapan Güven Borça, Markam AŞ’nin (www.markam.biz) kurucu ortağı ve yöneticisidir. Danışmanlık dışında marka üzerine makaleler yazmakta, konuşmalar yapmaktadır
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Marka İletişimi Yönetimi dersi vermektedir
İlk kitabı “Bu topraklardan dünya markası çıkar mı“ Haziran 2002’de çıkmış, dört yıl içinde sekiz baskı yapmıştır
Haftalık Para dergisinde “Reklamlardan Sonra” başlığıyla 2001-2003 yıllarında pazarlama konularında düzenli yazmış ve yazıları aynı adlı kitabında toplamıştır. Üçüncü kitabı “Pazarlama Reçeteleri“ 2004 yazında, son kitabı “Başka Akmerkez Yok“ 2007 yılında çıkmıştır.
