Nedir “kendin” olmak? Başkası olabilir miyiz ki? Zaten herkes kendi değil midir?
Tek bir tavsiyede bulunmak durumunda olsaydım eğer, “kendiniz olun” derdim genç dostlarıma. Başka bir şeymiş gibi davranmayın, olduğunuzdan farklı görünmek için kendinizi zorlamayın derdim. Her biriniz, “siz” olduğunuz, “farklı” olduğunuz için değerlisiniz. Kendin olmak demek, değişmemek, sabit kalmak demek değildir. Siz bakmayın ataların “yedisinde ne ise yetmişinde de o dur” dediğine. Hepimiz gelişiyoruz, olgunlaşıyoruz, tecrübe kazanıyoruz. Böylesine hızlı değişen bir dünyada “aynı kalmak” matah bir şey değildir. En azından değişime ayak uydurmak, adapte olmak gerekli. Hatta değişimi yaratmak, ön ayak olmak, değişimin liderliğini yapabilmek çok ama çok değerlidir. Değişimi yaratmak, sadece ve sadece “kendi olanlar” için geçerlidir. Ne zaman, nasıl, ne şekilde değişeceğini bilebilmek, diğerlerinden hep bir adım önde olabilmek, taklit düşüncelerle, sahte duygularla, edindirilmiş sosyal reflekslerle yapılamaz. Her yaşın kendine göre gerekleri vardır, her yaşı doya doya yaşayabilmek bence kişisel oluşumumuzun çok önemli bir parçasıdır. Yaşadığımız hiçbir dakikanın, hiçbir anın tekrarı yoktur. Zaman geri dönüşü olmadan akar gider ve her dakika aslında bize bir şeyler ekler, bizi yoğurur, yavaş yavaş olgunlaştırır. Damla damla büyürüz, çoğunlukla biz bile farkında olmayız değiştiğimizin, farklılaştığımızın. Yüzümüzde oluşan çizgileri belki estetik ameliyatla sildirebiliriz ama düşüncelere botoks yaptırtamayız. Hayat ne yazık ki provası olmayan bir gösteri gibidir. Her sorun farklıdır, her karar yerinde ağırdır, ağızdan çıkan söz artık geri alınamaz çok pişman olsak bile. Öyle ki, çıkar oynarız bu gösteride, bilgimizle, görgümüzle, tecrübelerimizle, okuldan, aileden, çevreden öğrendiklerimiz ve özümsediklerimizle. Hızla akan bu senaryoya müdahale etme şansımız tabii ki vardır ama çok kısıtlıdır. Ve rolümüzü en iyi, en faydalı, en saygın şekilde oynayabilmemiz için önce iç huzurumuzun olması gerekir, iç huzuru da ancak kendimizle barışık olarak, ne olduğumuz, ne istediğimizi iyi bilerek elde edilebilir.
“Kendimiz olabilmemiz” için en önemli nokta “kendimizi bilmemizdir”. Yani gerçek anlamda tarafsız ve tutarlı bir farkındalıktan bahsediyorum. Çevremizi, toplumu, güç dengelerini doğru değerlendirebilmemiz için önce kendimizin farkında olmamız gerekir. Kimiz biz? Neyi yapmaktan hoşlanırız? Neyi iyi yaparız? Nasıl öğreniriz? Yazarak mı, görerek mi, okuyarak mı? Tek başına mı daha verimli oluyoruzdur, yoksa bir ekibin içinde mi? Tek adam olarak mı daha rahat karar veriyoruz, yoksa verilen kararları desteklemek veya kösteklemek mi hoşumuza gidiyor? İçe kapanık yaşamayı mı daha çok seviyoruz, yoksa dışa dönük olmak, birçok kişiyle beraber çalışmak mı bizi daha çok tatmin ediyor? Konuları derinlemesine incelemeyi, her detaya hakim olmayı, az bildiğimiz konuda susmayı mı tercih ediyoruz, yoksa birçok konuyla birden aynı anda ilgilenmek mi bizi daha çok heyecanlandırıyor? Sığ bilgiye rağmen, az bildiğimiz konularda bile rahat kelam edebiliyor muyuz? Nasıl algılıyoruz? Beş duyu ile algıladıklarımız bize yetiyor mu, yoksa ne dendiğinden çok niye dendiği üzerinde mi duruyoruz? Kendimizi tanımamız bence hayatta başarılı olmanın birinci şartıdır. Kendimizi doğru, tarafsız değerlendirebilmeliyiz ki, bunun üzerine kişisel stratejimizi oluşturabilelim. Strateji, güçlü taraflarımız üzerine kurulmalıdır. Neyi iyi yaparız, neyi yapmaktan hoşlanırız ve bizden ne yapmamız bekleniyor? İşte bu soruların cevabı aynı ise, kişisel başarı imkanı çok demektir. Ama yeterli midir? Hayır değildir? Hiçbir şey tek başına yeterli değildir hayatta arzuladığınız başarıyı yakalamak için. Çok zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, en iyi eğitimi alan, her türlü imkanı olan birçok mutsuz, tatminsiz ve başarısız kişiyi biliyoruz. Başarılı olmak, ancak kendinizi başarılı hissetmekle olabilir. Benim için para kazanıp aileme yıllar sonra bir ev alabilmem çok büyük bir başarı olarak değerlendirilebilir. Bunun karşılığında Karun gibi zengin doğan, her şeyi olan bir genç için başarı nedir? Bazen hayatı poker oyununa benzetirim. Kağıtlar dağıtılır, bazısına iyi, bazısına kötü bir el gelir. Ama her oyunu iyi el gelen kazanamaz, oyunu iyi oynayan, eline gelen kağıtları en iyi şekilde değerlendiren kazanabilir sadece.
Ben çok şanslı bir kişiydim. Bir çoğunun imrendiği, çok hızlı bir kariyer yaptım. 1984 yılında, Unilever gibi dünya devi bir şirkete olabilecek en alt seviyeden, “stajyer asistan ürün yöneticisi adayı” olarak başladım. Eğer iyi çalışırsam bir yıl içinde göreve kabul edilecek, olmazsa kapı önüne konulacaktım. Şirkette çalışan hiçbir tanıdığım, torpilim yoktu. Ankaradaki huzurlu hayatını, DPT’deki sektör uzmanı işini, Türk bayraklı havalı kimlik kartını bırakıp, hiçbir şey olarak İstanbul’a göçmek, bir yıllık deneme süresini kabul etmek, her şeye sıfırdan başlamak, bir çocuk babası 27 yaşındaki bir genç için oldukça riskli bir hareketti. Bugün olsa, sanırım böyle bir riski almazdım. Başta aile büyüklerim olmak üzere, herkes bu karara karşı çıktı, ben ise inadına ısrar ettim. Bu hareketimin ardında hiçbir ciddi vizyon, hesap, kariyer beklentisi falan yoktu. Sadece eşim ve ben, İstanbul’da yaşamak istiyorduk ve Unilever’in iyi para verdiğini duymuştuk. Tam dört kere mülakata gittim, sonuncuda o kadar sıkıldım ki, masadaki her şeyi mülakatı yapan 7- 8 kişinin kafasına fırlatmayı istedim. Elmadağ’da, Cumhuriyet caddesindeki ofiste bana verdikleri geçici oda, Hilton otelinin bahçesine bakıyordu. Bütün gün pencereden Hilton’u seyrediyordum ve kimse kapımı bile çalmıyordu. On beş gün boyunca boş boş oturmaktan, eski evrak okumaktan sıkıldım ve tüm cesaretimi toplayıp satış ve pazarlama direktörünün kapısını çalmaya karar verdim. Planımı yapmıştım, bu ne biçim işti? Beni “trainee” diye almışlar, Ankaradan buralara getirmişlerdi. Ne arayan vardı ne soran, sanki yokmuşum gibi davranıyordu bütün organizasyon. Kapıyı çaldım ve kendimi tanıtarak, eğitim programının ne zaman başlayacağını sordum. Karşımdaki üst düzey yetkilinin yüzü karardı, bıyıkları dikleşti, bakışları sertleşti ve bana: “Bak koçum!” dedi. “Burası okul değil, bin tane işle uğraşıyoruz burada, bir de seninle uğraşacak halimiz yok! Kendini eğittin, eğittin. Yok beceremeyeceksen işte kapı orada!” Bu benim için önemli bir hayat dersi olmuştu. Olaylara sadece kendi açımdan bakmamam gerektiğini, biraz sert ve acılı bir şekilde anlıyordum. Şirketin önemli sıkıntıları vardı. Üst düzey yöneticilerden çok kritik bir grup ve birçok satış müdürü büyük paralar karşılığında o zamanki rakip Mintax şirketine geçmişti. Ekip yetersizdi, direktör yeni atanmıştı ve pazarlama konusunda hiç tecrübesi yoktu. Benim de yoktu. Ama vakit geçirmeden devreye girmem, elimden geleni yapmam gerektiğini anladım. Ne yazık ki benim gibi sıradan bir endüstri mühendisine, kimsenin pazarlama öğretecek zamanı yoktu. El yordamıyla işlere daldım. Toplantılarda ne dendiğini anlamıyor, odama gidip sözlüğe bakıyordum…
Promotion: Terfi, yükselme veya yükseltme…. Allah Allah, bu adamlar bütün gün “OMO Promosyonundan” konuştular. Kim terfi ediyor? OMO’yu nasıl terfi ettireceğiz. Ciddi olarak moralim bozulmuştu. Ne konuşulan dili anlıyordum, ne de neyi nasıl söylemem gerektiğini biliyordum. Elimden geldiğince kendimi ifade etmeye çalışıyordum. Elimize gelen pazar ve marka ölçümleriyle ilgili dataları ne yapacağımı bilmiyordum. Hepsini anlamaya çalışıyor, kendimce sonuçlara varıyordum. O zaman GFK şirketinden satın alınan “marka değeri” ile ilgili aylık verileri, nasıl kullanılacağını bilmediğim için zaman ekseninde plot etmiştim. ODTÜ’de kullandığımız yeni Texas Instruments hesap makineleri güzel regresyon analizi yapıyordu. Her bir marka özelliğinin zamanla nasıl değiştiğiyle ilgili çizgi grafikleri çıkarmıştım (meğerse öyle kullanılmazmış, sonra öğrendim). Yine bir pazarlama toplantısında Hollanda’lı genel müdür, satın alınan verilerin iyi kullanılmadığından, pazarlama departmanının yetersiz olduğundan yakındı ve her ürün yöneticisine marka değeriyle ilgili sorular sormaya başladı. Fırçayı yiyen yerine oturuyordu, çünkü kimse bu verilerle bir şey yapmamıştı. Ben, sesimi çıkarmamayı planlıyordum ama üzerime gelince, yaptıklarımı gösterdim. “Bence bu özelliğimiz her geçen ay kötüye gidiyor”, dedim, “bunu değiştirmek için yapmamız gereken…”diye devam ederek, şimdi belki de komik bulduğum düşüncelerimi çekinerek anlattım. Pazarlamadan anlayanların yüzündeki küçümseyici gülümsemeye rağmen, Genel Müdür teşekkür ederek beni onurlandıran birkaç şey söyledi ve toplantı sonrasında odasına çağırdı. “Bu verilerin hiç böyle linear regression halinde kullanıldığını görmemiştim!” dedi. “Ama söylediklerin mantıklıydı.” diye devam etti. Ve bana çok önemli bir ders verdi: “Sakın pazarlama öğrenmeye çalışma! Sakın son moda teknikleri, o süslü jargonu kullanmaya çalışma! Pazarlama ilmi common sense dir! Madem sen mühendis olarak yetiştin, mühendis gibi düşün, doğrusunun ne olduğuna inanıyorsan onu uygulamaya devam et.”dedi. Benim yalandan pazarlamacılık kariyeri de böylece başladı. Gece gündüz çalışmaya başladım. Piyasada savaşın en sert olduğu dönemde, daha önce yapılmamış uygulamalar yaptık. Daha birinci yılım yeni dolmuştu ki bana ayrılan bütçeyi fersah fersah geçtiğim için fırça yedim. Bütçeyi bilinçli olarak aştığımı, yıl sonunda varacağımız noktada bu aşımın karşılığını fazlasıyla alacağımızı anlatmaya çalıştım ancak Türk yönetim kurulu başkanını ikna edemedim. Aynı odayı paylaştığım arkadaşlarım bana, “fazla çıkıntı olduğumu, sesimi kesip oturmam gerektiğini” söylediler. Bende istifayı bastım ertesi gün. Hollandalının ısrarı ile istifam kabul edilmedi. Yıl sonunda 10 puan pazar payı kazanmış, karımızı üçe katlamıştık. 1984’te en alt seviyeden girdiğim bu şirkette, 1986’da İzmit satış bölge müdürü, 1987’de deterjanlardan sorumlu ilk Türk pazarlama müdürü oldum. Pazarlama bilmeyen pazarlama müdürü olarak ekibimde iki endüstri, bir makine, bir de kimya mühendisi vardı. Bu ekip harikalar yarattı. 1988’de satış direktörü, 1991’de, yani şirkete girdikten yedi sene sonra, şirketin genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı oldum.
Belki de cehaletin getirdiği bir cesaret sayesinde idi bütün bunlar. Yıllar sonra İstanbul Üniversitesinde verdiğim bir konferansta: “Bana iyi bir mühendis verin, bir yılda onu mükemmel bir pazarlamacı yaparım, ama bir pazarlamacıyı bu yaştan sonra mühendis yapamam.” deyince, mühendisler çılgınca alkışlamış, işletmeciler ise bozulmuştu. Her sorunun farklı olduğunu, hayatın provası olmadığını, her konuyu ele alıp, mevcut şartlardaki en iyi çözümü yaratmaya çalışmanın, dogmalara, genelde kabul gören prensiplere takılıp kalmamanın değerini o yıllarda anladım. Unilever’in 34 yaşındaki gelmiş geçmiş en genç CEO’su olarak her ortamda aynı soruyla karşılaştım. “Efendim bu başarınızı neye borçlusunuz?” Ne diyebilirdim ki? Hiç bir zaman iyi bir öğrenci olmadım, “beşten şaşma, altıyı aşma” felsefesinde bir eğitim aldım. ODTÜ’ye 1976’da başlayıp, iki tane boykot geçirip 1979’da mezun olmuştuk zaten. Sokaklarda arkadaşlarımızın öldürüldüğü, sağ kalmanın başarı olduğu, okula gelmeyenin takdir edildiği dönemlerdi; okulda ne öğrenebilirdik?
Cevap olarak hep “şanslıydım” dedim. Sahiden de şanslıydım. Bu şans milli piyango çıkması şeklindeki bir şans değildir. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişilerle olmaktır şans dediğim şey. Unilever doğru yerdi, daha sonra tecrübesini edindiğim başka bir ortamda olsaydım, “vay saygısız, kendini bilmez” diye büyük ihtimalle çoktan kapının önüne konulurdum. 1984 doğru zamandı. Meşhur Özal devri başlamış, yalapşap da olsa ekonomi liberalleşmiş, Türk parasını koruma kanunu kaldırılmış, kar transferinin yolu açılmış, yabancı sermaye ilk defa Türkiye’yi ciddi olarak değerlendirmeye başlamıştı. Yetmiş cente muhtaç olunan günlerde ithalat yapamayan, OMO/SANA üretmeyen, ülkeden çıkmayı düşünen Unilever yatırımlarını hızlandırmış, yeni iş kollarına girmeye niyetlenmişti. Yıllar önce rafa kaldırılan Algida dondurma, Signal diş macunu, Omomatik makine çamaşır deterjanı gibi projeler canlanıyordu. Düşünen, cesaretli, iş yapan adama ihtiyaç vardı ve ben o sıralarda tesadüfen oralardaydım. Ve doğru insanlarla çalıştım. Kompleksiz, insan yetiştirmeye özen gösteren, gençlere şans vermekten çekinmeyen, hatalardan öğrenileceğini bilen, kaliteli insanlarla çalıştım. Bu şans değildir de nedir? Ben de hep genç, akıllı, girişken kişilere şans verdim. Onlara güvendim, hata yapmalarına izin verdim, hata yapmaları için onları yüreklendirdim.
Yıllar sonra, Mayıs 2001’de KOÇ Üniversitesinden ilk mezunlarımı verirken, bu öğretilere çok ihtiyacım oldu. Cumhurbaşkanı anayasa kitapçığını Başbakana fırlatmış, siyasal kriz ekonomiye sıçramış, dolar 600 bin TL den 1.300 TL’ye çıkmış, endüstri bunalım içindeydi, birkaç ay içinde yüz binlerce kişi işten çıkarılmış, yatırımlar durmuştu. Böyle bir ortamda hayata atılmaya hazırlanan pırıl pırıl gençlerin şansızlıktan başka ne suçu vardı?
Yeni mezun olan arkadaşlarımızı da zorlu bir hayat bekliyor. Ancak birçok konuda çok şanslılar. Ülkenin genel görünümü pozitif, yabancı sermaye hiç bu kadar iştahlı gelmemişti Türkiye’ye. Yetişmiş insan gücüne, risk alacak, inisiyatif kullanacak iş gücüne çok ihtiyaç var. ODTÜ’de endüstri mühendisliği okudular, iyi yetiştiler, ülkenin ihtiyaçlarıyla tam tutarlı, kaliteli bir eğitim aldılar. Önlerinde mükemmel bir gelecek var. Yani ellerine gelen kağıt gayet iyi, şimdi bu kağıtla oyunu iyi oynamaları lazım. Kendilerini iyi tanımaları, yapabildiklerinin en iyisini yapmaları lazım. Unutmamak gerekir ki, hayatta size başarıyı getirecek olan NE yaptığınız kadar NASIL yaptığınızdır. Okulda size NE’yi öğretirler, size bilgiler verirler. Bu eğitimi almak, bilgili olmak çok önemlidir ama yeterli midir? Kesinlikle hayır! Unutmayınız, okul kontrollü bir laboratuvar ortamı gibidir. Dersler vardır, kitaplar vardır, konular vardır. Sınavda soruların nereden geleceği bellidir. Tüm kitabı yalayıp yutarsan iyi not alırsın. Tüm kitapları, tüm örnekleri ezberlersen, belki de okul birincisi olursun. Ama hayat böyle mi? Hayatın provası yok dedik. Tüm sınavlar, açık kitap, istediğin yere, istediğin kişiye bak, kopya çekmek bile serbest (hatta buna best practice diyoruz…). Okulu bitirip iş hayatına atıldığınızda, işvereniniz için beyninizdeki bilgiler bir yere kadar önemli olabilir. Ama unutmayın ki sizin bilgileriniz zaten kitaplarda var. Yani size verilen değer, NE bildiğinizden çok bu bilgilerinizi NASIL uyguladığınız, nasıl sonuç aldığınızla ilgilidir. Belki de bu nedenle akademik başarıyla hayat başarısı her zaman el ele gitmez. Laboratuvar ortamında ne olduğu önemlidir, yaşamda ise nasıl olduğu… Gerçeklerden ziyade ALGILAR öne çıkacaktır, kim olduğunuzdan çok nasıl algılandığınız önemli olacaktır. Aslında insanlar sizi nasıl algılıyorlarsa siz, osunuz demektir. 360 derece geri besleme sonuçları eline geçince, kendisinin nasıl algılandığını görüp de hüngür hüngür ağlayan genel müdürleri biliyorum. Kendini dev aynasında gören, egosuyla masasını birleştirmiş ve pozisyonu gidince egosu da kaybolan, bunalıma düşen yöneticiler biliyorum. İnsanları odasının alanı, masasının büyüklüğü, ayakkabısının kalitesiyle değerlendiren üstatlar biliyorum….
Siz siz olun ve kendiniz olmaktan vazgeçmeyin. Hiçbir konuda bağnaz olmayın, hiçbir şeyi kendi süzgecinizden geçirmeden kanıksamayın. Başkalarının sizden farklı düşünebileceği gerçeğini gözardı etmeyin, bu farklılıkları yadırgamak yerine kullanmaya, öğrenmeye, hazmetmeye gayret edin.
“Varacağı limanı bilmeyen yelkenli için hiçbir rüzgar elverişli değildir”, demişler. Doğrudur. Bir amacınız, bir vizyonunuz olması çok önemlidir ama bunun da zaman içinde değişeceğini, şartlara adapte olacağını unutmayın. Kendinizi fazla önemsemeyin, bu sizi ağırlaştırır, hantal ve mağrur yapar. Ne kadar rahat, hafif, kompleksiz olursanız, o kadar çok öğrenebilir, gelişebilir, adapte olabilirsiniz. Hayatta başarı tatmin olmak, mutluluğu ve huzuru yakalayabilmektir. Bazıları topluma katkı sağlayarak, bazıları gücü elinde toplayarak, bazıları ise mümkün olduğunca çok para kazanarak mutlu olur. Sizi neyin mutlu edeceğini düşünün, ama unutmayın ki “başarı” dediğimiz şey, ne kadar çok bildiğinizle ilgili değil, neyi nasıl yaptığınızla, nasıl değerlendirdiğinizle, kendinizi nasıl ifade edip, başkalarını nasıl ikna ettiğinizle, kendinizi dinletebilmenizle, sonuçta nasıl algılandığınızla ilgili olacaktır.
Başarılar, mutluluklar dilerim hepinize…
H. Hasan Yılmaz
1957 yılında Ankara’da doğdu. TED Ankara Kolejindeki orta öğretimini takiben, 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Mühendis olarak profesyonel hayata , beyaz ev aletleri üreten Presiz Metal İmalat Sanaayinde başladı. 1981 ile 1984 yılları arasında Ankara da önce TAKSAN Takım Tezgahları A.Ş.de Pazar Analisti, daha sonra Devlet Planlama Teşkilatında Sermaye Malları Uzmanı olarak görev yaptı. 1984 yılında Unilever şirketine “Ürün Müdür Asistan Stajyeri” olarak katıldı. Bunu takip eden yıllarda Unilever – Türkiye organizasyonu içinde hızla yükseldi. 1986 da İzmit Satış Bölge Müdürü, 1987’de Deterjanlar Pazarlama Müdürü, 1988’de Satış Direktörü olarak görev yaptıktan sonra 1991 yılında temizlik ve kozmetik ürünlerinden sorumlu Lever ve Elida Kozmetik şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su olarak atandı. Şirketlerin mükemmel performans gösterdikleri, Türkiye pazarına P&G gibi bir rakibin girmesine rağmen pazar payının ve karlılığın katlandığı 3 yılın sonunda Unileverin Londra Genel Merkezinde aralarında Çin, Kore, Japonya, Vietnam, Tayvan, Endonezya, Malezya, Avusturalya vb. ülkelerin olduğu Doğu Asya deterjan işinden sorumlu “Regional Leader” olarak atandı. 1995’de Türkiye’ye döndü ve bir yıl süre ile Pepsi-Co / Frito Lay organizasyonuna bağlı Uzay Gıda şirketinin Yönetim Kurulu başkanlığı ve CEO’luğu görevini üstlendi. 1996 yılında Unileverin Türkiye’de çoğunluk hissesine sahip olduğu tüm 9 şirketin Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su olarak yeniden göreve çağrıldı. Şirketlerin yeniden yapılandırılması, ortaya konan büyüme ve karlılık hedeflerine ulaştırılması 4 yıl sürdü. 2000 yılında artık farklı alanlarda faaliyet gösterme arzusu ile görevinden ayrıldı ve KOÇ Üniversitesinde MBA ve EMBA öğrencilerine “Strateji ve Liderlik”, son sınıf öğrencilerine de “Rekabetçi İş Stratejileri” konusunda ders vermeye başladı. 2002 yılında KOÇ Holding Gıda, Perakende ve Turizm Başkanı olarak atandı. Bu süre içerisinde 21 Koç şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı ve Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı, yaklaşık 12.000 kişi ve + 3 milyar dolar ciro ile, o zaman ki Koç topluluğunun işinin %20 sinin sorumluluğunu üstlendi. 2005 yılından itibaren KOÇ Üniversitesinde “Adj. Prof./ Distinguished Executive in Residence” olarak görev yapmakta, farklı dersler vermekte, MBA ve EMBA programlarına destek olmaktadır.
