İçeriğe geç

Bir EM’in Ayağını Yere Bastırabilmek!

Kategori: TecrübEM

Yıl 1977, mevsimlerden sıcak bir yaz sonu. İzmir’in o zamanki ismiyle Hatay Caddesi olarak bilinen ünlü bulvarına paralel arka sokak apartmanlarından birisinin merdivenlerini tırmanan postacı, bir yandan da elinde tutmakta olduğu ÖSYM zarfının kenarını yırtarak, içinden çıkardığı resmi belgede yazan üniversite bölümünün ismini hecelemeye çalışıyordu.

O – De – Te – Ü…. ENDÜSTİRİ…..

Apartmanın üçüncü katında gözünü ve kulağını sekiz açmış genç delikanlı, merdivenleri tamamlayarak önünde durmuş olan ve sözlerinin etkisini iyi mi, yoksa kötü bir şey mi söylemekte olduğunu anlamaya çalışan postacıya şaşkın bir yüz ifadesiyle bir süre baktıktan sonra, daire kapısının önünde havaya sıçramaya başladı. Tek kişilik sevincine ve kutlama seremonisine postacıyı da dahil ederek- postacıyı havaya kaldırarak ve o telaşesine rağmen cebine güzel bir bahşiş sıkıştırarak- bir yetişkin ve yaşamda yeni bir kimlik sahibi olmaya doğru ilk adımı attı.

Gündüz sıcağı yerini ılık Ege meltemine bırakan o akşamüzerinde, İzmir fuarında bir ay boyunca görevli olduğu yarı zamanlı işine giderken her zamanki gibi yine otobüse bindi, on sekizine yeni girmiş İzmir’li delikanlı. Ama bu kez farklı bir havadaydı. Herkes ona gıpta ile bakıyordu! Kolay mı, ODTÜ gibi bir okulun en iddialı bölümlerinden birisini kazanmak. Artık mühendis sayılırdı. Herkesin ona imrenerek bakması da çok doğaldı! Bu nedenle ayakları yerden bir karış kadar yükseldi, yükseldi, yükseldi…

Ve çok uzun yıllar boyunca hep havada kaldı.

Benim Ankara, ODTÜ ve Endüstri serüvenim böylece başlamış oldu. Daha sonraki süreç, dokuz aylık boykotun uzamasından dolayı kayıt için o yılın Aralık ayını beklemekle geçti. Ve İzmir’in sayfiye havasından ve daha çok Kemeraltı çarşısının sandalet- şort kombinasyonuna alışkın bir iklim ve insan sıcağından gelen çiçeği burnunda, yaşamlarını yönlendirmeye çalışan aynı liseli üç gençten biri olarak sisli, puslu, yine o zamanlar hava kirliliğinin egemen olduğu kentin gri binalarla çevrili Kızılay- Bakanlıklar semtinde durmuş, yanlarından geçen, ıslanmamak ve üşümemek için kafalarını yine gri paltolarının yakalarının içine gömmüş, genelde somurtkan ve stresli yüzlere sahip Ankara halkını izleyerek, içinden “merhaba biz dostuz, okumak üzere bu kente beş yıllığına geldik” demeyi geçiriyordu.

Ancak dile kolay, tam yirmi bir yılını, öğrenci, yedek subay, mühendis, eş, baba, yönetici olarak geçireceği bir kente adım attığının elbette henüz farkında değildi.

Yıl 1982, aylardan Haziran. Boykotları takiben hızlandırılmış eğitim sisteminde, geç başladığım üniversite yaşamımı, beş yıl yerine kesintisiz biçimde dört yıl iki ayda tamamlamış ve ODTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olmuştum. Hocalarımın beklentisini boşa çıkararak, master yapmak yerine askere gitmeyi tercih etmiştim. Okumaktan yorulmuştum, yedek subaylığımı tamamlamak, bir an önce iş hayatına atılıp para kazanmak, mühendislik yapmak istiyordum. Üniversite eğitimimin ilk meyvesini yedek subaylığımı yaparken almıştım. Yedek subay hazırlama okulunda girdiğim bilgisayar sınavını kazanarak 1.600 kişi arasından seçilen 3 kişiden biri oldum ve Genelkurmay Başkanlığı’na bilgi işlem subayı olarak atandım.

Terhisi takiben Ankara’da kalmaya karar verdim. İlk başvurduğum şirketlerden biri olan Aselsan’da, “Yatırımlar” bölümünde çiçeği burnunda bir endüstri mühendisi olarak iş yaşamına adım attım. Ortamda mevzul miktarda ODTÜ’lü mühendis bulunduğu için mekan işyerinden ziyade okulun bir devamı gibiydi. Fizibilite etütleri yapıyordum, yatırım planlaması ile ilgileniyordum, anahtar teslimi elektronik fabrika projeleri hazırlıyorduk, teori ile pratiğin ilk kesişim kümesi olan askeri elektronik üretim ve yatırım süreçlerine odaklanmıştım. Bu arada kişisel bilgisayarlar ve 8088, 80286, 80386 mikroişlemcilerin gelişimine paralel olarak iş yaşamım da gelişiyordu. İki yılın sonunda kariyerimde ilk terfimi almıştım.

Aradan beş yıla yakın bir zaman geçti. Bu arada gazetede bir ilan gözüme ilişti. “Pilot olarak yetiştirilmek üzere mühendisler aranıyor..!” Yolum İstanbul’a düştüğünde gittiğim THY Genel Müdürlüğü’nde bunun yeni bir uygulama olduğunu, mühendislik altyapısı olan bir eğitimin üzerine verilecek simülatör ve uçuş eğitimiyle airbus kullanacak pilot yetiştirme programını başlattıklarını öğrendim. Başvurdum, boy- kilo- yaş kriterlerini sağlıyordum, yabancı dil sınavı-sağlık kontrolünden geçtim. Ankara Etimesgut Türkkuşu tesislerinde bir hafta süren ve 6 sortie’den oluşan sıkı bir eğitime alındık. Aerodinamik, uçuş bilgileri, check-listler, emergency durum aksiyonları gibi teorik bilgilerden sonra iki kişilik T-67 eğitim uçaklarıyla eğitime alındık. Aslında bu süreç, daha ziyade ön elemeleri geçen elli kişiden hangilerinin pilotluk eğitimi alabileceğine dair bir test idi. Bir haftanın sonunda, son sortie’de uçağı tek başına uçurup yere sağ salim indirdikten sonra, kırmızı renkli “qualified for pilot training” mührünü aldım. Ancak o esnada oğlum Ege dünyaya gelmek üzereydi ve ben THY tarafından Türkiye’de o sıralarda uçuş simülatörü mevcut olmadığı için henüz parçalanmamış olan Yugoslavya’da simülatör ve airbus uçuş eğitimine gitmeyi göze alamadım. Çünkü bu on sekiz aylık bir programdı ve bu süre içerisinde sadece iki kez ülkeme gelebilecektim. Eşimi yeni doğmuş bir bebekle bırakmamak için kararımı yine endüstri mühendisliği yapmaktan yana verdim. Aslında Aselsan’dan istifa ediyordum ve önümde birbirinden alakasız üç seçenek vardı.

Birincisi pilot olmak, ikincisi o sıralarda pek moda olan Avustralya’ya göçmen olarak gitmek (konsolosluğa başvuruda bulunmuş ve yaptıkları bilim sınavını geçmiştim) ve üçüncü olarak yeni kurulan bir şirket olan Roketsan A.Ş.’de başmühendis olarak görev almak. Ve ben iki radikal seçeneğin dışında daha normal olanı, yani Türkiye’de kalarak endüstri mühendisliğimi kullanabileceğimi düşündüğüm seçeneği tercih ettim. İkinci çalışma mekanım, uluslararası bir konsorsiyumun parçası olarak Stinger roketlerinin fırlatma ve uçuş motorlarını üretmek üzere kurulan Roketsan’da, “Fiyatlandırma ve Maliyet Kontrol Başmühendisi” olarak göreve başladım. İş görüşmesinde o zamanki genel müdürüm sevgili Doç.Dr. Cemil Arıkan hocaya, aslında pilot olmak üzere olduğumu anlatınca önce bana inanmadı, sonra da kahkahalarla gülerek, boşver havalarda uçmayı, gel seni yerde zevk alacağın bir konumda görevlendirelim demişti. Böylece önerilen görevi cazip bularak uçma hayallerimi bir süre ertelemeye karar verdim.

Cemil hocanın dediği gerçek oldu. İş hayatımın en çok keyif alarak çalıştığım dönemi oldu Roketsan projesi. O gün itibariyle 125 milyon USD’lık bir projenin, on iki yıllık projeksiyonunu üç farklı kurda yatırım ve işletme dönemi olarak modelleyerek, eskalasyona tabi “modified basket finance model subject to escalation” olarak, programa üye ülkelerin savunma sanayi fonlarının kullanıldığı gerçekten çok ilginç bir deneyimi severek yaşama şansı buldum.

Yatırım, üretim ve proje yönetiminden Bilgi Teknolojileri sektörüne yumuşak geçiş yaptım. Burada geçirdiğim bir buçuk yılın ardından oldukça radikal bir dönüşle sağlık sektörüne geçiyordum. Oğlumun kulak ameliyatı için Bayındır Hastanesi’ne gittiğim gün, meslek yaşamımın bu denli değişeceğini bilmiyordum elbette. Toplantı odasındaki flip chart üzerinde maliyet merkezleri- poliklinik- ameliyathane gibi şekilleri görünce, aklıma öğrencilik yıllarında hocalarımızın, endüstri mühendislerinin ABD’de hastanelerde bile çalışma alanı bulduklarını söylemesi geldi. Ancak o dönemde SSK ve devlet hastanelerinde çalışmayı pek de düşünmezdik. Genel müdürle yaptığımız sohbette, sektörde nitelikli çalışan ihtiyacının olduğunu ve bir dizi güzel projenin yaşama geçirilmeyi beklediğini öğrendim.

Bu sohbetten sonraki günlerde, ufak bir araştırmanın sonucunda sağlık sektörünün gerçekten EM’lere gereksinimi olduğunu öğrendim. Envanter sistemleri (bazı cerrahi malzemenin beklenmedik anlarda ameliyathanede hazır bulunması gereği gibi koşulların sözkonusu olması), poliklinik- ameliyathane-yatan hasta çevrimi gibi bir sistematiğe sahip olması, doktordan güvenlik görevlisine kadar uzanan heterojen bir insan kaynağı yelpazesi, hastane bilgi yönetim sistemleri, tüm birimlerde yapılabilecek scheduling, kalite yönetim sistemleri, maliyet analizleri, yeni açılacak sağlık birimlerinin fizibilite etütleri gibi birçok başlık, benim bir EM olarak bakir görünen bu sektöre balıklama atlamamı işaret ediyor gibiydi. Ve öyle de yaptım. Böylece annemin temennisi bir ölçüde gerçekleşiyor gibiydi. Benim hep doktor olmamı istemişti, ben ise sanki ona inat, gidip mühendislik okumuştum. Şimdi ise hastane, doktor, sağlık, tıp, sistem, fiyatlandırma, kalite, akreditasyon gibi konularla yoğun biçimde içli dışlı olacağım bir dönemin arifesindeydim. Rahat işimi, bana sağlanan imkanları, havalı titrimi, şirket otosunu ve diğer olanaklarımı bir kenara bırakarak, daha az bir ücret ve düşük bir görev titri ile derinliğini bilmediğim bir denize atladım.

Kalan meslek yaşamımda bu kararımdan hiç pişmanlık duymadığımı söyleyebilirim. Aradan iki buçuk yıl geçti, ben holdingin yönetim kurulu başkanıyla Chicago uçağında kahvaltı yaparak Mayo Clinic yetkilileriyle görüşme yapmaya giderken, otuz yedi yaşındaydım; üniversite giriş sınavı sonuç belgesinde ODTÜ- EM’i gören genç delikanlı yirmi yıl yaşlanmıştı ama ayakları hala yerden bir karış havadaydı. Uçakta bile! Aslında bu nokta, son yirmi yıldır yükselmesine artarak devam eden ayaklarının ulaştığı nihai zirveydi. Ertesi yıl aynı yönetim kurulu başkanının, yaptığı yanlışları kurmaylarının önünde yüzüne haykırdığında ayakları artık birkaç santimetre yere doğru inmeye başlamıştı. Halen on yedi yaşının idealizmini taşıyordu. Dört yıl sonra, Hastanenin ilk EM’si olarak başladığım görevimden kariyerimde kendimce bir şeyler başarmış olmanın hazin mutluluk ifadesini yüzümde taşıyarak ayrılırken, arkamda farklı idari birimlerin sorumluluğunu üstlenmiş ODTÜ mezunu beş EM bırakıyordum. Bu da beni ayrıca gururlandırıyordu.

Delikanlı, sadece okumaya geldiği bu memur ve öğrenci kentinde yirmi bir yılı geride bırakarak, gençlik yıllarını geçirdiği Ankara defterini kapatmaya karar verdi. Zaten yarı İstanbullu idi. Bir genel müdürlük teklifini kabul ederek Marmara depreminden bir hafta önce İstanbul’a taşındı.

Yeni görevimin başında hedef ve stratejileri belirlemeye henüz başladığım günlerde bir telefon aldım. Telefondaki kişi bir beyin avcısıydı ve Türkiye’nin en büyük hastanelerinden birisi için aradıkları yöneticilik pozisyonundan bahsediyordu. Sırf merak ettiğim için görüşmeyi kabul ettim. Uluslararası şirketin müşterisi, Koç grubu kurumlarından Amerikan Hastanesi idi ve sadece tanışmak için gittiğim görüşmenin akabinde beni vakfın başkanı ve hastanenin diğer tepe yöneticileri ile tanıştırarak, bir önceki görevimde büyük keyifle yaptığım işin çok benzerini teklif ettiler. Süre istedim ve bu süreyi olabildiğince uzattım. Sonunda vakfın başkanı tekrar aradı, iş için doğru adam olduğumu, nazlanmamı anladıklarını, ancak kendilerinin de bu ülkenin en büyük şirketler grubu olduğunu ifade ederek, bir an önce kararımı vermem gerektiğini oldukça nazik bir dille hatırlattı.

İtiraf ediyorum ki bu, iş yaşamımın en önemli kararlarından birisiydi ve aslında bu kararı benim yerine bir başkasının vermesini bekliyordum. Çünkü bir tarafta henüz dört- beş ay önce başlamış olduğum ve söz verdiğim eski kurumumdaki yöneticilik görevim, diğer tarafta ise sağlık sektörü gibi gerçekten çok birikimli olduğum ve severek yaptığım başka bir üst düzey iş vardı. Geceli gündüzlü uzun bir değerlendirme sonucu kararım % 50.1 gibi bir farkla hastane oldu. Bir akşamüstü, mevcut şirketimin yönetim katındaki minibardan iki şişe bira aldım ve patronun odasına girdim. Birini açarak şaşkın bakışları arasında ona uzattım, sözümü hiç kesmeden on dakika beni dinlemesini, sonra ne isterse konuşabileceğini söyledim. Gelişmeyi kısaca özetleyerek, içimde uhde kalmaması için gitmeye karar verdiğimi söyleyince olan oldu ve patron kendini kaybetti. İhanetle suçlandım, görüşmeye bile gitmemeliydim ve ben onu yarı yolda bırakıyordum. Söylediklerinde elbette kendince haklıydı, ama ben de kendi bildiğim yolda ilerlemeliydim.

Yeni milenyuma yeni işimde girdim ve bu topluluktaki çalışmam sadece on sekiz ay sürdü. Bu süre zarfında yaşadıklarıma burada değinmeyeceğim. Uzun bir ömre sahip olursam, aktif çalışma yaşamımdan inzivaya çekileceğim bir süreçte bu dönemi ayrıntılı biçimde kaleme almayı planladığımı söyleyebilirim.

Yaşamımın önemli bir kısmını tesadüfler belirledi diyebilirim. Bu herkes için böyle midir, yoksa bana mı mahsustur hiçbir zaman bilemeyeceğim. Yaşadığım ilginç tesadüflerden birini sizinle paylaşmak istiyorum. Bir ODTÜ’lü arkadaşım aracılığıyla Tarih Vakfına Genel Müdür arandığını ve o andaki Genel Müdürün ODTÜ mezunu olduğunu ve kendisinin başkanlığa terfi edeceğini öğrendim. Orhan Bey’le tanışmaya gittim. Çok olgun bir ODTÜ’lü  buldum karşımda, frekanslarımız tuttu, beni Tarih Vakfının yönetim kurulu üyeleri ile tanıştırmak istediği için iki gün sonra yeni bir görüşme için randevulaştık. Görüşmeye gittiğimde karşımda tarih camiasının hakikaten ağır toplarının bulunduğunu farkettim. Çeşitli üniversitelerde görevli profesörlerden oluşan yedi- sekiz kişilik sıkı bir ekibe karşı ben masanın başına oturduğumda özgüvenim tamdı ama okulda Cumhuriyet tarihi notlarında bıraktığım yakın tarih bilgimi umutsuzca anımsamaya çalışıyordum.

O kadar koyu bir sohbet başladı ki, ben iş görüşmesine değil de arkadaş sohbetine gitmişçesine son derece rahatım, onlar beni tanımak amacıyla soru üzerine soru soruyorlar, öyle bir muhabbet ki tuluat gibi serbest nazım, herkes keyifli. İş görüşmesi değil, kırk yıllık dostlar bir arada kaynatıyor dersiniz. Ben anılarımı anlatıyorum, onlar siyasi çizgimi soruyor, ben hastanecilik diyorum, onlar tarih dergisinden bahsediyor. İki buçuk saat süren mülakat- sohbetinin ardından sarmaş dolaş, öpüşerek ayrıldık.

İki gün sonra Orhan abi beni telefonla aradı ve vakfın merkezine çağırdı. Büyük bir keyifle, ekibin benden çok memnun kaldığını, bana Genel Müdürlük teklif ettiklerini söylüyordu. Ben de Orhan abiye, hocaları ve kendisini çok beğendiğimi ama bu saatten sonra benden tarihçi olamayacağını nazik bir dille anlatmaya çalıştım. Bu görev için tarih bilgisine gerek olmadığını söylese de, ben bu pozisyondaki kişide konuyla ilgili biraz birikim olması gerektiğini düşündüğümü ve beni affetmelerini rica ederek, geride hoş bir anı bırakarak vakıftan ayrıldım.

Aradan aylar geçti, vakfı ve o keyifli sohbeti neredeyse unutmuştum. Bir gün cep telefonum çaldı, tanımadığım bir beyefendi arıyordu ve benimle bir iş görüşmesi yapmak istediğini söylüyordu, buluştuk. Buluştuğumuz yer Park Orman’dı. Burası orman içinde, havuzu, restoranları, piknik alanları, konser alanları, çeşitli etkinliklerin yapılabildiğini sonradan öğreneceğim özel bir eğlence- dinlence merkeziydi. Çevrede bir faaliyet zinciri hüküm sürüyordu, yoğun biçimde devam eden bir inşaat-hazırlık çalışmasının neredeyse merkezinde bağıra çağıra konuşuyorduk. Atila bey anlatmaya başladı:

“Sanırım size nasıl ulaştığımı merak ediyorsunuzdur. Beni tanımazsınız, telefon numaranızı eşimden aldım. Kendisi öğretim üyesi ve bir vakfın yönetim kurulu üyesidir.”

“………”

“Biz dört ortak bu gördüğünüz tesisi yani Park Orman’ı kurduk. Hiçbirimiz profesyonel yönetici değiliz ve burasını profesyonel birisine emanet etmek istiyoruz. Bu konuda arayışımız sürerken eşim, vakıf yöneticisi adayı olarak birkaç ay önce sizinle tanıştığını söyledi ve biz ikna edemedik, belki siz edebilirsiniz deyip telefon numaranızı verdi…”

Şimdi parçalar yerine oturuyordu. Hafifçe gülümsedim ve hanımefendiye hürmetlerimi iletmesini istedim. Atila Bey ile kafa yapılarımız uyuşuyordu ve eşinin kehaneti doğru çıkmıştı. Şimdi hem benim, hem onların, hem de tüm endüstri mühendisliği camiası için çok ilginç olacağını sezmekte olduğum bu sıradışı yöneticilik macerasına yelken açıyordum. Takip eden altı ay süresince, meslek yaşamımın sayfiye dönemi olarak yorumladığım, “eğlence merkezi genel müdürlüğü” fonksiyonunu yürütürken, ilginç parti organizasyonlarından, kır düğünlerine, yurtdışından starların geldiği konserlerden, Pazar panayırları ve havuz üyeliklerine, outdoor eğitimlerinden, yıldızların altında izlenen film galalarına kadar hoş organizasyonların içinde bulundum. Hatta Parkorman’da iki tane İstanbul Endüstri Mühendisleri Organizasyonu İstEMbul bile düzenledik. İlkine sevgili Erol Sayın hoca bile Ankara’dan katıldı. Yaz ayları geçti, güz de bitiyordu ve altyapısı itibariyle açık ve doğal bir mekan olarak tasarlanmış ormanın üzerine sağanak yağışlar yağıyordu. Kar düşmek üzere iken sayfiye işimden ayrıldım. Ayrılırken bir uçta tarih vakfı, öteki uçta eğlence merkezi yöneticiliği olan böylesine geniş bir perspektife sahip başka bir meslek grubunun olup olamayacağını düşünüyordum.

Bu yıl mezuniyetimin üzerinden tam yirmi beş yıl geçtiğini farkettim. Bir hadi bilemediniz iki işyerinde çalışarak mühendislik ve mazbut yöneticilik yapmayı düşleyen o gencin yerinde, şimdi ücretli ve profesyonel biçimde çalışarak on dört işyeri değiştirmiş, halen genç olduğunu iddia eden emekli bir endüstri mühendisi var. Ayakları yere basıyor mu bilemem ama, hızını alamayıp kırk beşinden sonra kendi danışmanlık ve eğitim şirketini kurduğunu ve keyif aldığı işleri yapmaya çalıştığını biliyorum.

Birkaç ay önce Akademika’yı kurarak, insan kaynakları, yönetim danışmanlığı ve eğitim hizmetleri sunmayı hedefledim. Özellikle “sıradışı interaktif eğitim”lerimiz çok iddialı. Yaratıcı drama ve tiyatronun yoğun biçimde kullanıldığı ve katılımcılara kendi süreçlerini analiz ederek, SWOT çalışması sonucunda listelenen zaafiyetlere çözüm önerileri geliştirerek, ekiplerin yaratıcı drama ve komedi unsurlarını kullanarak canlı performans yaptıkları B.İ.P. programı ve yelkenli teknede üç gün takım çalışması yapılarak geçirilen yönetici eğitimlerimiz, beden ve enstrümanla perküsyon çalışması yapılarak katılımcıların “tek ses” çıkarmaya çalıştığı senkronizasyon eğitimleri ve problem çözme- takım çalışması unsurlarının ön plana çıkarıldığı “outdoor eğitimler”, kurumsal eğitim sektöründe bizi farklılaştıran noktalar olarak düşünülebilir. Bunları yaparken, ben ve ekibim gerçekten eğleniyoruz. Kimbilir belki bir gün bu işten para da kazanabiliriz.

Meslek tercihini yeniden yapabilirsin deseler, neredeyse sonsuz bir çalışma alanına sahip esnek bir disiplin olan “Endüstri Mühendisliği”ni yine tercih ederdim. Tercih nedenim elbette sadece esnek olması değil; teknik birer disiplin olarak bilinen mühendislik branşları içerisinde EM, bence aynı zamanda en sosyal olanıdır.

Meslek yaşamımın ilk dönemlerinde doğal olarak önce teknik, analitik, matematik becerilerimi öne çıkararak bir şeyler yapmaya çalışırken, ikinci yarısında da işim gereği “İnsan” faktörüyle daha yakından ilgilenmek durumunda oldum. Hizmet sektörü, sağlık camiası, organizasyon, satış-pazarlama, insan kaynakları, eğitim gibi konularla ilgilendikçe, iş yaşamının sosyal tarafını da kapsayacak çalışmaların içinde yer aldım. Bu da bana, belki diğer meslektaşlarımın birçoğundan farklı olarak, böyle hoş bir sentez yapabilme şansını sağladı diyebilirim.

Yaşamı çok da ciddiye almamak, doğuştan gelen bir içgüdü müydü, yoksa sonradan deneyim kazanırken kendi kendime geliştirdiğim bir felsefe mi bilemiyorum ama bunda endüstri mühendisliği eğitimimin önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Bunu “sense of humour”la, yani mizah duygusuyla birleştirebildiğiniz zaman, yaşam bir başka keyifli oluyor galiba. En stresli anda, ciddi bir iş toplantısında masanın başında oturan en senyor toplantı üyesinin ensesinden aşağıya bir bardak suyu dökerken yüzünün alacağı şekli hayal ediyorum bazen. Bu duyguları, eğitimimin ve mesleğimin bana verdiği, deneyimimin pekiştirdiği özgüvenle birleştirince bence ortaya her yaşını lezzetle yaşamaya çalışan bir Kemal Özgirin çıkıyor. Biraz snob, biraz dost, biraz esprili, biraz devrimci, biraz analitik, biraz THBT’li (halk dansçı), biraz lider, biraz ODTÜ’lü, biraz da mühendis. Ama hepsinden önemlisi kaliteli insan olma gayretiyle kendi eksiklerini görmeye çalışan bir öğrenci. Hepsinin ötesinde dünyayı kendine zindan etmek yerine, rahat tavırlarıyla öne çıkan, birlikte çalışılması keyifli bir takım arkadaşı olabilme çabası galiba…

Sevgiyle

Kemal Özgirin

KemalOzgirin

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Farklı dönemlerde A.B.D. Virginia ARC Atlantic Research Corporation kurumunda “Proje Yönetimi ve Finansal Yönetim”, A.B.D. University of Minnesota Rochester’da “Üst Düzey Yöneticilik” eğitimleri aldı.

Türkiye’de savunma sanayi kuruluşları Aselsan ve Roketsan’da mühendislik ve yöneticilik yaptı. Daha sonra Biltam Veri İletişim A.Ş.’de Bölge Müdürlüğü ve Genel Müdürlük, Bayındır Sağlık grubunda Genel Müdür Yardımcılığı ve Grup Başkanlığı görevlerinde bulundu. Amerikan Hastanesi Genel Müdür Yardımcılığı, İnterlab ve Clinica kurumlarının Genel Müdürlüğünü yapan Özgirin, bu süre içerisinde çeşitli kurumlarda danışmanlık ve eğitmenlik görevlerinde bulundu.

İnsan Kaynakları Sistemlerinin tasarımı, kurulması ve geliştirilmesi konusunda gerek profesyonel yaşamı boyunca gerekse danışmanlık süreçlerinde fiili deneyimi bulunmaktadır. Sağlık Yönetimi, Yönetim Bilişim Sistemleri (MIS) ve Maliyet bazlı performans sistemlerinin tasarımı, eğitim projeleri geliştirme ve stratejik yönetim konularında ürün ve hizmet üreten kuruluşlarda deneyim kazanmıştır.

TÜSİAD Sağlık Çalışma Grubu Üyesi, ODTÜ Mezunlar Derneği Üyesi ve ACHE-TEN Amerikan Sağlık Yöneticileri Derneği üyesi olan Kemal Özgirin yerel ve ulusal ölçekte birçok kongre ve sempozyumda konusu ile ilgili bildiri sunmuş, oturum yöneticliği yapmıştır. Yönetim, mevzuat, eğitim, kalite, sistem, analiz gibi anahtar sözcüklerin bulunduğu platform ve çalışma gruplarında etkin görev almıştır.

2007 yılı haziran ayında Akademika Danışmanlık ve Eğitim Hizmetleri Ltd. Şti.’ni kuran Özgirin, halen farklı kurumlara danışmanlık ve eğitim hizmetleri vermektedir.

Halk oyunları, yelkencilik ve tiyatro başlıca ilgi alanlarını oluşturmaktadır.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın