Bilgisayarların masumca gelip önce iş hayatımızı teslim almasını, sonra yetinmeyerek hayatımızın tümünü ele geçirmesinin aşamalarını neredeyse adım adım izledim. Bu cümleyi okuyanlar arasında, içinde Eniac kelimesi geçen bir yorumda bulunmak isteyenler olabilir. Baştan uyarayım: Eniac zamanında ben daha doğmamıştım, belki Turgut (Uzer’76) bilebilir.
Benim ortaokula gittiğim dönemler -ki yaklaşık olarak 1960’ların ikinci yarısına denk geliyor- Ankara Maltepe’de oturuyoruz. Bizim üstümüzdeki katta oturan kızların babası tuhaf bir adam. Akşam üzerleri biz bahçede oynarken kafasından hiç eksik olmayan fötr şapkası ve komik çantasıyla işten geliyor, sağa sola bakmaksızın evine giriyor. Adamın gülümsediğini bir kenara bırakın, konuştuğunu bile duyan olmamış mahallede. Annemin çok önemli bir devlet sırrı açıklıyormuş gibi büyük bir saygıyla “Biliyor musun, üst kattaki bilmemkim bey filanca yerdeki Elektronik Beyin’i kullanıyormuş” dediğini anımsıyorum.
Tüm ortaokul ve lise süresince Almanca okuduktan sonra sıfır İngilizce ile geldiğim ODTÜ Hazırlık’ta geçirdiğim bir sene içinde sahip olduğum mükemmel (!) İngilizce ile ilk bilgisayar dersine girdim: CS-200 Fortran IV Programming.
Hocanın kim olduğunu hatırlayamıyorum ama tahtaya yazdığı ilk komutu çok net hatırlıyorum:
I = I + 1
Ne kadar komik gelmişti. Daha sonra iki matrisin çarpımını yapan programı kimseden yardım almadan kendi kendime yazmayı becerince bir anda bilgisayar derslerine ısınıvermiştim. Genel dersler ile aram pek iyi olmayınca da ortalamayı tutturabilmek amacıyla bilgisayar derslerine yüklenmiştim. ODTÜ’de verilen hemen hemen TÜM bilgisayar derslerini fazla ders olarak alıp 2.03 Genel Kümülatif ile mezun olmayı başardım. Bu konuda o kadar ileri gittim ki İdari İlimlerde verilen bir COBOL dersi bile buldum. Galiba o dersi alan 4 ya da 5 kişiydik.
Okul sıralarında bilgisayar üzerinden para kazanmaya başlayıp işin tadını alınca mezuniyet sonrası da öyle devam etti: “Bilgisayarcı” oldum.
80’li yılların başlarında CPM işletim sistemi ile mikro bilgisayarların orta büyüklükte şirketlerce satın alınabilecek fiyatlara düşmesi, daha sonra (1984 sanırım) IBM’in DOS İşletim Sistemi ile PC’yi piyasaya sunarak bir standart oluşturması ve bilgisayarların önlenemez yayılışı topu topu 3-4 yıla sığmıştı. Hazır programların olmadığı yıllarda hemen hemen her tür bilgisayar için çeşitli bilgisayar dillerinde onlarca Muhasebe, Stok ve Bordro programı yazdım. Daha sonra satış yapmanın hem daha keyifli hem de daha önemli olduğunu keşfettim. Ne kadar mükemmel program yazarsam yazayım, satan olmadığı sürece işe yaramıyordu. Piyasaya satıcı gözlüğü ile bakmaya başlayınca bazı ürünlerin çok şanslı olduğunu, hiçbir çaba gerektirmeksizin otomatik olarak satıldığını görüp fena halde imreniyordum.
İmrenilen üreticilerin en başında Microsoft geliyordu. Düşünsenize, biz bir PC’yi ve bordro programını (o tarihlerde şirketlerin PC almasının temel nedeni bordro programıydı) satmak için göbeğimizi çatlatalım, makine fiyatı ile birlikte en az bir Microsoft ürünü otomatik olarak fatura edilsin. Hayal gücüm pek gelişmemişti ama o zamanlar kafadan hesap yapabiliyordum: Dünyada 10 milyon tane filan PC vardır herhalde, Microsoft her bir DOS İşletim Sisteminden 1$ kazansaaaa.. Her PC ile interpreter modunda verilen Basic dilinden de 1$ gelseeee.. Ne çok para yahu. Hayal gücüm daha fazlasını düşünebilecek kadar gelişmemişti. Satıcı kafam o tarihlerdeki Microsoft ithalatçısına da çok kızıyordu: Senin elinde bu kadar güçlü bir marka/ürün bulunacak ve sen pazarı genişletmek için hiçbir şey yapmayacaksın! Kafamın girişimci tarafı ise devamlı olarak böyle bir distribütörlüğün hakkıyla yapılması durumunda ne kadar para kazanabileceğini hesaplıyordu. Çok ütopik bir düşünceydi ama hayal etmek bile güzeldi.
Ben böyle bir ruh hali içindeyken Microsoft’un o zamanki Afrika-Hindistan ve Ortadoğu sorumlusu Michel Perrin ve yardımcısı Dilşat Üvez yıllık Türkiye ziyaretleri sırasında İstanbul’un önde gelen IBM PC satıcılarından biri olduğum için bizim ofise de geldiler. Türkiye’deki distribütörleri hakkındaki fikirlerimi harika İngilizcemi kullanma fırsatı bulduğumu düşünerek yarı İngilizce yarı Türkçe anlattım. Allahtan Dilşat hala Türkçeyi unutmamıştı da akım derken başka bir şey demedim.
Aradan epey bir süre geçti. Bu konuşmaları çoktan unutmuştum ki, sekreterim telefonda yabancı birinin olduğunu söyledi. İngilizcemin hali malum, karşımdaki adamın dili de fena halde Fransız aksanlı olunca sonuç felaket oldu. Uzun uzun konuştuktan sonra sadece Microsoft kelimesini çıkarabildim. Microsoft ürünü satın almak isteyen bir müşteri olduğuna hükmettim. Durumu biraz daha idare edip “Tekrar görüşmek üzere” diyerek telefonu kapattım. On dakika falan sonra konuştuğum kişinin Michel Perrin olduğunu, distribütörlerini değiştireceklerini söylediğini ve benim ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sorduğunu şıppadanak anladım. Devlet kuşu gelip kafama konmuştu ve ben iki-üç kem kümden sonra telefonu kapatmıştım. 3 saat kadar sonra ilk şaşkınlık geçince daha mantıklı düşünebilmeye başladım. Microsoft’un Türkiye distribütörü olmak gibi ütopik bir hayalim gerçekleşmek üzereydi ama parasız yapılması mümkün olmayan bir şeydi. Ben ise parasızlık serüvenimin doruklarını yaşıyordum.
Yapılabilecekler ise çok fazla seçenek içermiyordu:
1. Borç almak. “Bana bikaç sene için bikaç yüzbin dolarcık borç verir misin şekerim?” diyebileceğim kimse yoktu.
2. Kredi almak. Henüz bir kredi kartım bile yoktu. Bankalar kredi vermek için en azından bir ipotek isterlerdi.
3. Mülkiyetimdeki tek varlığım olan arabamı satabilirdim. Olsa olsa 9-10 bin dolar ederdi.
4. Paralı ortak bulmak. Biraz riskli olmasına rağmen başka çözüm görünmüyordu.
Bu noktada da iki ayrı seçenek vardı:
a. Bilgisayar sektörü dışından ve işten anlamayan
b. Bilgisayar sektörü içinden, tercihen yazılım sektöründen.
Bir de minik bir nokta daha vardı açıklığa kavuşturulması gereken: Derhal masamı talan edip Dilşat’ın verdiği, üzerinde soluk gri renkte Microsoft logosu bulunan kartı buldum. Zaman farkını dikkatle hesaplayıp aradım. Kendimi tanıtmam çok kolay oldu, Michel’in beni aradığını biliyordu. Michel’in önerisinin Türkçe versiyonunu dinledim. Artık tek distribütör ile çalışmayacaklarmış. 2 ayrı şirketle aynı anda anlaşma yapacaklarmış, bunların da yazılım sektöründen olmasını istiyorlarmış. 3-4 gün sonra İstanbul’a geleceklermiş ve en geç 1 hafta içinde karar verip sözleşme imzalayacaklarmış. Gerisini doğru anlamışım.
Bu işe para yatırabilecek cüssedeki yazılım şirketleri arasında sahipleri ile iş dışında da görüştüğüm, arada poker bile oynadığımız Link Bilgisayar benim için tek alternatif gibi görünüyordu.
Plan basit: Önce Link Bilgisayar bu işe girmeye ikna edilecek, yeni şirket kuracağız, ben para koymayan işgücü ortağı olacağım. Sonra da Microsoft’a dönülüp en iyi adayın biz olduğumuz konusu işlenecek.
O akşamüstü tası tarağı toplayıp soluğu Link’te aldım. O aralarda Murat Kasaroğlu ile daha sık görüşmemize rağmen aslında Zeki Berk üniversite zamanına dayanan bir tanışıklığımız vardı. Zeki BÜ Endüstri Mühendisliğinde okumasına rağmen o zamanki kız arkadaşı şimdiki karısı uğruna her fırsatta ODTÜ’ye gelirdi. O kanalla tanıştıktan sonra delikli kart ticareti yapmaya karar verdik. Bir parantez açayım: Bizim zamanımızda bugün ekran diye bilinen nesneler yoktu. Okuldaki IBM System 370/145 modeli bilgisayara her türlü bilgiyi ve programı delikli kartlar ile girebilirdik.
Programdaki satır sayısı kadar kart delinir daha sonra da data girilecek ise onlar ilave edilir ve bilgisayarın dev kart okuyucularında okutulurdu. Kartları yere düşürüp sırasını karıştırmak tam bir kabustu. Bizim ticaret şöyle oluyor: bu delikli kartlar bizim okulda bedava ama her öğrencinin aylık 150 tane gibi bir limiti var. Boğaziçi’nde ise limit yok ama tanesi 25 kuruşa satılıyor. Eh, benim okul hayatımın çoğunun Bilgisayar Bölümünde geçtiği, bölüm hocalarımıza bile proje yaptığım göz önüne alınırsa kart limiti benim için geçerli değil. Ben her ay başında 2 kutu kartı (her kutuda 2.000 kart var) Varan Kargo ile gönderiyorum, ayın 15’inde okulumuzun tek bankası olan İş Bankasında 500 TL hesabıma geçiyor. Öğrenci bursunun 90 TL filan olduğunu düşünürseniz paranın değeri daha kolay anlaşılabilir. Parantez sonu.
Akşam saatlerinde herhangi bir şirkette yapılan ve önceden belirlenmiş gündemi olmayan tüm toplantıların ana amacı viski içmek olduğu için ikinci kadehe kadar bilgisayar sektörünü kurtarmakla uğraştık. Konuya girmenin zamanı geldiğini düşünerek çoook “low key” yaklaştım: “Microsoft distribütörünü değiştirecekmiş galiba?” Zeki ile Murat kısaca bakıştılar ama kuyruğu indirmediler: “Yaa, biz de duyduk öyle bişeyler” Link’in en yakın rakibi Logo idi. Minik bir blöfün tam yeriydi: “Hem de iki ayrı şirket ile anlaşacaklarmış. Birisi Logo diyorlar” Birbirlerine bakışmaları blöfümün işe yaradığını gösteriyordu. Yine de dolaylı yoldan kendilerinin ilgilenmeyeceğini söylediler: “Yazılım üretmek ile Microsoft ürünleri dağıtımı yapmak ayrı şeyler, Logo bu işe girerse bizim için iyi olur, Ticari Paket Program pazarındaki konsantrasyonunu kaybeder” Böyle sıkı bir savunma ile başlayan ikna sürecinin kolayca bitmeyeceği belli olmuştu. “Yahu niye öyle diyorsunuz? İyi planlanmış sinerjik bir çalışmayla kendilerine de çok yararı olur. Ayrıca Ticari Paket Program pazarı giderek daralacak. Yeni alanlar bulmak lazım. Mırıl, mırıl, mırıl” Gece saat 01 sularında “Yarın biraz da sağlam kafayla düşünelim” kararı aldığımız zaman durum şöyleydi: Murat böyle bir işe girmenin elzem olduğuna inanmış, Zeki’yi ikna etmeye çalışıyor, Zeki Nuh deyip Peygamber dememekte ısrar ediyordu. Ben ise bende bu işe yatıracak para olmadığını henüz söylememiştim.
Ertesi günü ayılınca Murat beni aradı. “Yahu, biz böyle kendi aramızda konuşuyoruz ama bakalım Microsoft bizi kabul eder mi?” Daha önce Microsoft ile konuştuğumu, o işi bana bırakmalarını söyledim. Microsoft tarafı da kendi yaptığı araştırma sonucunda Link’in bu işe bulaşmak istemediğine o kadar inanmış ki, benim çabalarımdan çok etkilenmiş göründüler.
İki gün sonra akşam tekrar Link’te toplandık. Bu işe bulaşmak için bazı koşullar belirlemişler:
1- Ana şirket olan Link bu işe bulaştırılmayacak. Ayrı bir şirket kurulacak. (Eh, zaten başka türlüsü düşünülemezdi)
2- Ben çalıştığım işten ayrılıp yeni şirketin başına geçeceğim ve tüm zamanımı bu işe ayıracağım. Benim içinde olmadığım bir oluşum içinde yer almayacaklar. (Ne diyeyim? Körün istediği bir göz…)
3- En kısa zamanda kaba bir fizibilite görmek istiyorlar ki ne kadar finansman gerekeceğini anlasınlar. (Eninde sonunda işin bu noktaya geleceği belliydi)
Fikre iyice ısınmaları için finansman konusuna hiç girmedim, işten ayrılıp tüm zamanlı olarak bu işle ilgilenebileceğim güvencesini verdim, kaba fizibiliteyi en kısa zamanda hazırlayabileceğimi söyledim ve gecenin geri kalanında işin gereksinimlerini, getireceklerini, neler yapılması gerektiğini vs konuştuk. Microsoft distribütörü olmayı iyice benimsetmeden benim parasız olduğumu itiraf etmenin alemi yoktu. Her şeyin bir sırası vardı.
Aslında zamanımız son derece kısıtlı idi. Michel Türkiye’ye gelmişti. Benim fizibilite çıkartabilmek için elimde bir fiyat listesi bile yoktu. Yani daha malı kaça alıp kaça satacağımızı bile bilmiyordum. Michel ile buluşup böyle bir liste istedim. Neden böyle bir şeye gereksinimim olduğuna bir türlü kafası basmadı. “Fizibiliteye ne gerek var? Sizin için çok iyi olacak. Bana güvenin. Zaten 1-2 sene içinde Microsoft ofisi de açılacak, biz sizin yerinize fizibilite yaparız” filan deyip durdu. Ya da ben öyle anladım. Anlaşmakta biraz zorlansak ta sonunda Microsoft ürünlerinin FOB fiyat listesi gibi bir şey elde ettim. Kaça satmamız gerektiği konusundaki soruma ise “Bu fiyatları 3 veya 5 ile çarparsınız” diye cevap verdi gibi geldi. Duyduğum rakamlar kar marjı olabilmek için çok küçük, çarpan olabilmek için ise çok büyüktü. Emin olmak için geceyarısı Dilşat’a telefon ettim. Doğru anlamışım. Verdiği rakamlar yüzde değil, çarpanlarmış. Söylenen rakamlardan elde edilen kar o kadar yüksekti ki gerçekten esaslı bir fizibiliteye pek gerek kalmıyordu. Neredeyse 5-10 tane ürün satsak aylık giderimizi karşılayabiliyorduk. Yine de 2 ayrı distribütör ile oluşacak rekabeti düşününce rakamları kendimce revize edip yenir yutulur bir fizibilite hazırladım. İşin niteliği, personel gereksinimi, teminat mektupları, yatırılması gereken para, satış tahminleri, yatırımın geri dönüşü vs vs.
Mutad hale gelen Link’teki akşam toplantımızda fizibilite tüm kötümserliğime rağmen “yeme de yanında yat” türünden olunca işe girme kararı hemen kesinleştirildi. Şirket oluşumu üzerinde görüşler bildirilmeye başlanınca “Bu kadar iyi haber sonrasında biraz soğuk duş iyi gelir” mantığıyla işe koyabilecek param olmadığını, sadece bilgi birikimimi ve işgücümü koyabileceğimi söyledim. “Kabul etmezseniz sizi anlarım” diye de biraz vicdan yaptım. Fizibilitenin ve fiyatların çarpıcılığı sayesinde büyük bir kriz olmadı. Gecenin sonundaki durum: İşten vazgeçmiyoruz. Yarın Michel’in istediği imzayı atıp işe başlıyoruz. Onlar ortakları ile tekrar konuşup şirket hisselerini belirleyecekler. Şirket adı önerim de pek beğenildi ve aynen kabul edildi. Link ile Microsoft’un birleşiminden türetilmiş LİNKSOFT.
Gerçekten de ertesi gün İstanbul Swissotel lobisinde henüz kurulmamış bir şirketin Genel Müdürü sıfatıyla distribütörlük anlaşmasını imzaladım. Aynı gün rakibimizin Logo olduğunu, onların da ayrı bir şirket kuracağını ama henüz adını belirlemediklerini öğrendik. Michel geri döndükten sonra şirket hisseleri için tekrar toplandık. Arkadaşlarımın bana işgücüm karşılığında verdikleri çok ama çok cömert hisseyi “illa da %51 isterim” diye son derece şımarıkça reddedişimi hala utançla hatırlıyorum. Linksoft ile yollarımızı ayırdık, ben tekrar profesyonel olarak çalıştığım IBM satıcısına geri döndüm. Zeki, işin başında kimse olmazsa bu işi yapamayacaklarını öne sürerek tekrar muhalefet etmeye ve işten vazgeçmeleri gerektiğini söylemeye başladı. Murat’a bir yerlerden duyduğum özlü bir sözü fısıldadım: Bir işe olmazlananı yola getirmenin en iyi yolu işin sorumluluğunu yüklemektir. Böylece Linksoft’un ilk resmi Genel Müdürü sevgili arkadaşım Zeki Berk oldu. Bu durumu Michel’e bildirmek, hatta ilk birkaç sipariş listesini hazırlayıp Zeki’nin açıklarını kapatmak ta bana düştü.
Bugün aynı öneri ile karşılaşsaydım herhalde farklı davranırdım. O gün kendimi yenilmiş ve dışlanmış hissetmiştim, arkadaşlarıma gücenmiştim. Hala pişmanlık duyuyorum. Bu kadar cömert bir öneriye hayır diyerek birkaç ay sonra Michel’in bana Microsoft’ta görev önermesine yol açtığımı bilemezdim.
Bundan sonra gerçekten komik bir macera ile Microsoft Türkiye ofisinin kurulabileceği şartları oluşturabilmek için Seattle’de 1 seneye yakın çalıştım. Microsoft Türkiye’nin kurulması ile geri döndüm ve 1999 sonuna kadar aralıksız çalışarak Microsoft’un en parlak döneminin önemli bir kısmını yakalamış oldum. İşimden daima çok keyif aldım. Microsoft öncesinde Türkiye’nin en iyi satıcısı olduğumu düşünürdüm. Satış ve Yönetim işini yalayıp yuttuğumu zannediyordum. Bir noktaya kadar da doğruydu. Microsoft’ta geçen 7 sene içinde, Satış ve Yönetim konusunda o güne kadar öğrendiklerimin toplamının defalarca fazlasını öğrendim. Çalıştığım dönem içinde Microsoft hisseleri %3200 civarında değer kazandı. Arada 1.5 – 2 sene kadar bir teknoloji şirketinin Genel Müdürlüğünü yapmamı saymazsak sadece hobilerim ile uğraştım. Şarap ve içki hobimi işe dönüştürdüm. Halen de şarap işleri ile uğraşıp çocuklarımın büyümesini izliyorum.
Her yazıdan bir ders çıkartmak gerekiyor sanırım:
Olmayacak, ütopik hayaller kurmaktan çekinmeyin ama hayallerinizin ayaklarınızı yerden kesmesine de izin vermeyin. Öte yandan, gerçekleşmesine ramak kalmış hayallerinizin bir anda yıkılıvermesini de iş veya özel hayatınızın sonu olarak görmeyin (Sorumlusu kendiniz olsa bile)
Hayat insana devamlı yeni fırsatlar sunar. Önümüze çıkan fırsatların hepsini birden değerlendiremeyiz. Önemli olan doğru zamanda doğru kararları almaktır. Bizi biz yapan değerlendirdiğimiz fırsatlar kadar, değerlendiremediklerimizdir. Sonuçta bulunduğumuz yerden memnunsak, bugüne kadar aldığımız tüm kararlar doğrudur.
Çok kaderci gibi görünüyor değil mi? Değil!! Hayat sizi ne kadar kayırmaya çalışsa da önemli olan sizin katacağınız katma değerdir. O katma değer olmaksızın sadece şans ile hiçbir yere varılamaz. Sadece hislerimize dayanarak verdiğimizi sandığımız kararların altında bile eğitimimizin şekillendirdiği kişiliğimiz yatar.
Endüstri Mühendisliği alanında hiç çalışmadığımı artık biliyorsunuz. Bence bu pek de doğru bir cümle olmadı! Geriye baktığım zaman anlıyorum ki direkt olarak Endüstri Mühendisliği yapmasam da tüm iş ve sosyal hayatım boyunca her konuya mühendisçe yaklaşmışım. Karşılaştığım her olayı farkında bile olmadan bir sistem yaklaşımı ile incelemiş ve hep büyük resmi görmeye çalışmışım. Sistemin tüm girdileri ve olası çıktılarını ayıklamaya uğraşmışım. OR problemlerini kağıda geçirmeden kafamda şekillendirmişim.
Bu eğitim, Endüstri Mühendisliği ile ne okulda ne de okuldan sonra öyle ahım şahım bir ilintisi olmadığını düşünen beni bile bu denli etkilemiş ise gerisini siz düşünün artık.
Sinan Terek
9 Nisan 1954 yılında İstanbul’da doğdu. Tesadüfen girdiğini savunduğu ODTÜ Endüstri Mühendisliği eğitimini yine tesadüfen tamamlayarak 1980 yılında mezun oldu. Okul öncesi başladığı çalışma hayatından eğitimi sırasında da kopmadı, aldığı bilgisayar dersleri ile IT sektörüne yöneldi.
Öğrenimi sırasında yaptığı projeler ile para kazanınca “demek ki bu işten para kazanmak mümkünmüş” diyerek İdeal Bilgisayar Ltd. Şti’ni kurdu. Daha sonra sınıf arkadaşı Yalçın Tatoğlu ve küçük kardeşi Soner Terek’in de ortak olduğu şirkette özel fabrika otomasyon projeleri yaptılar. Paket program işine girmek istememelerini büyük bir hata olarak görüyor ve vizyon eksikliği olarak değerlendiriyor.
Hazır programların piyasayı ele geçirmesi ile pazarı daralan şirketi ortaklarına bırakarak 1988 yılında profesyonel hayata geçti.
1988-1990 Tepum – Satış ve Pazarlama Müdürü
1990-1992 Ayker Bilgisayar – İstanbul Bölge Müdürü
1992-1993 Microsoft Corp. USA – Business Development Manager
1993-1999 Microsoft Türkiye – Enterprise Accounts Manager
2000-2001 Dexar Telekomünikasyon – Genel Müdür
2002 – … Şarap şurup işleri…
2008 – … Alüminyum truss imalat vs
Hobilerinden bazıları Balık tutmak, kitap okumak, şarap, bilmece çözmek, mangal

