Giriş
1978 yılında lisans çalışmalarını bitirdiğimizde, yaşamın çoğunun geleceğimizde olduğunun bilincindeydik. Benim o zamana kadar olan geçmişim Ulubatlı Hasan İlkokulu, Bahçelievler Deneme Lisesi Orta Okulu, Fen Lisesi, ve ODTÜ’den ibaretti. Okul aralarında bazen anne ve babamın memleketi Denizli’ye giderdik. Lisede bir yandan elektronik diğer yandan da müzikle ilgilenmeye başlamıştım. Azıcık da satranç oynardım. Bir de bisiklet… Bisiklete binmeyi çok çok severdim- hala da seviyorum.
EM bölümünü içinde sistem var diye seçmiştim. ODTÜ’de mühendislik okuyan bir aile dostumuz bana sistem mühendisliği ve matematiksel modelleme gibi konuları anlatmıştı. Lisedeyken fiziğim iyiydi. Özellikle doğal süreçlerin modellemesini çok sevmiştim, Newton yasaları gibi şeyler. Bu tip modellemelerin daha yumuşak sistemlere uygulanabileceği düşüncesi beni çok heyecanlandırmıştı.
Lisanstan sonra çalışmalara devam etmek için yurtdışına gitmeyi planlamıştım. ODTÜ’den ayrılırken, bölüm başkanımız Sayın Ömer Saatçioğlu’nun bana söylediklerini dünmüş gibi anımsıyorum. “Sencer git, oku, çalış ama ODTÜ’ye dön, senin yuvan burası” demişti. Florida Üniversitesi’nde sistem bilimleri üzerine bölümler-arası bir program olduğunu öğrenmiştim. Bu üniversitede oldukça ünlü birkaç bilim kişisi de vardı. Gittiğimde, sistem programında çok dar yapıda özellikle uygulamalı matematik çalıştıklarını, yumuşak sistemler üzerine yalnızca ekonomik modellemeler gibi şeyler yaptıklarını anladım. Benimle aynı zamanda, aynı amaçla İspanya’dan gelen Jaime ile sonra çok yakın arkadaş olduk. Jaime sistem programına girdi. Bense sistem programının umduğum gibi olmamasının hayal kırıklığıyla, doktora çalışması için EM’de kalmaya karar verdim.
Florida Üniversitesi’ndeki EM dersleri ODTÜ’ye göre epeyce kolaydı. Yöneylem konusunda tanınmış hocalar vardı. İşin ilginç yanı, bu kişiler kendi konularında bilgili oldukları halde çoğunun genel mühendislik becerileri çok kısıtlıydı. Yakın olduğum hocalar, örneğin arabalarının bujisini çıkartıp temizlediğimde veya pikaplarının kasnağını değiştirdiğimde çok şaşırırdı. Ama mühendislik bir tek uygulamalı matematik değil ki. Bana mühendislikte hem bilim, hem teknoloji, hem de mühendislik becerisi olması gerekir gibi gelirdi hep – ve de hala öyle geliyor.
Doktora konusu için uygulamalı olasılık üzerine bir konu seçtim ama esas olarak doktora danışmanı seçmiş oldum. Danışmanım Profesör Eginhard J. Muth, Almanya’dan savaş sonrası ABD’ye gelmiş, önce sanayide mühendis olarak çalışmış, sonra General Electric’te çalışırken Florida’ya uzay programı için gelerek doktora çalışmaları yapmış, mühendislik anlayışı ve güdüsü güçlü bir kişiydi. Profesör Muth’un doktorası elektrik mühendisliğinden olmasına rağmen, konusu güvenilirlik (reliability) üzerindeydi. Kendisi Apollo kapsülünün yönlendirme motorlarının güvenilirliği üzerine çalışmış olduğu için konuyla epeyce ilgiliydi. Dönüşüm metotları (Laplace ve Z dönüşümleri) ve bu metotların yöneylemdeki uygulamaları üzerine bir ders kitabı vardı.
Kişiler büyük ölçüde çevre ve ortamlarının ürünüdür
Doktora çalışmalarım sırasında, IBM 1981’de Florida’da PC üretimine başladığında, tez danışmanım da projeler üzerine çalışmak için IBM’e gidiyordu. Bize kişisel bilgisayarlar üzerine sunumlar yapardı. Bazen donanım, bazen de yazılım üzerine konuşurdu. Bir keresinde, şimdiki teknolojiyi düşününce gülünç denebilecek yavaşlıktaki TRS-80 ile Bessel fonksiyonlarının nasıl hesaplanabileceğini göstermişti. Değerleri bulmak için integral denklemleri var, ama bu denklemlerin sayısal olarak hesaplanması (örneğin Simopson metodu) çok uzun sürüyordu. Yaklaşık metotlarla (örneğin Tchebycheff polinomu), bu değerler hem daha çabuk, hem de daha yakın olarak bulunabiliyordu. Bu oldukça etkili bir sunuş olmuştu, çünkü teknoloji değiştikçe mühendislikteki çözüm yöntemlerinin de değişmesinin akla yakınlığını gösteriyordu. Mühendislikte kuramsal matematiğin olduğu kadar teknolojinin de etkileri var. İyi bir mühendis, hem kuramsal bilimleri iyi bilmeli hem de yeni teknolojilerden kaynaklanan değişik yaklaşımların bilincinde olmalı diye düşünmüştüm.
Ama teknolojinin bilme etkisiyle öykü bitmiyor…
Yetmişli yılların sonuna doğru, dünyada çok büyük değişiklikler olacağı belliydi. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin, özellikle bilgisayar teknolojilerinin gelişmesinin topluma da çok büyük etkileri olacağı düşüncesi yaygındı.Tez hocamla bu konuları epeyce konuştuk. Yaklaşık 100 yıl önce tren, otomobil gibi ulaşım araçları toplumu nasıl değiştirdiyse, şimdi de bilgisayarların toplumu değiştireceğinden söz ederdik. Bu düşüncelerin etkisinde kalmışım ki doktora çalışmaları sırasında yan dal olarak, az da olsa, antropoloji bölümünden dersler almayı istedim. O zamana kadar toplum bilimleriyle pek bir ilgim yoktu. Toplum bilimleriyle biz mühendislerin ne ilişkisi olabilirdi ki? Şimdi geriye baktığımda, antropoloji yan dalının bana görüşlerimi genişletmesi açısından ne kadar yararlı olduğunu anlıyorum. Danışmanım bunu biliyordu ve beni iyi yönlendirdi. Danışmanım bu açılardan diğer hocalardan farklıydı. Diğer danışmanlarla çalışan doktora arkadaşlarım, uğraşı konularında uzmanlaşmış olsalar bile, teknoloji ve mühendisliğin genel gidiş yönü veya toplumla ilişkileri konularında duyarlılık edinme konusunda benim kadar şanslı olmadılar sanırım.
Doktora bitince, 1983 başında Missouri Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başladım. Missouri’de lisans ve lisans üstü yöneylem dersleri veriyordum. Bu dönemlerde üniversitelerde üretim mühendisliği konusu ilgi görmeye başladı. Benden bir üretim mühendisliği laboratuvarı kurmamı istediler. Ben de büyük makineler yerine masa üstü minik torna ve freze aldım ve bunları bilgisayara bağlayarak, bilgisayarlı üretim (computer-aided manufacturing) gelişmelerini sergiledim. Bu hem öğrencilerin hem de yönetimin çok ilgisini çekti. O sıralar bilgisayarlar oldukça yavaştı. Biz üretim araçlarını mikroişlemcilerle çalıştırıyorduk. Lise cağlarında elektroniğe olan ilgimin yararı oldu. Örneğin, motorları çalıştıracak güç devrelerini biz yaptık. Ancak diğer yandan da diğer öğretim üyelerinin “bu endüstri mühendisliği mi?” gibi soruları yavaş yavaş duyulmaya başladı. Mühendislik becerilerinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu becerilerden yoksun akademisyenlerin tam olarak etkili olamayacakları akla yakın geliyor. Ama bu beceriler üniversitelerde mi edinilmeli?
Bu arada Florida Üniversitesi’nde de üretim sistem mühendisliği adı altında bölümler-arası bir program başlatmışlardı. Tez danışmanımla konuştuk. Hem pratik mühendislikle, hem de yöneylemle ilgili genç bir öğretim üyesi aradıklarını söyledi. Üretim mühendisliği üzerine kurulmuş yöneylem modelleri konusunda çok kişi olmasına rağmen pratik mühendislik becerileri de olan fazla aday olmadığı söyledi. Sonunda, 1987 baharında Florida Üniversitesinde hem üretim mühendisliği konularında hem de yöneylem, özellikle rastsal modeller, konusunda ders vermeye başladım.
Florida Üniversitesi’ndeki ilk yıllarım çok ilginçti. Bir yandan ders verirken diğer yandan da tez danışmanımla ortak çalışmalar yapma olanağım oldu. Özellikle IBM’in Boca Raton’daki PC üretim merkezinde ilginç projeler vardı. IBM PS/2 ve OS/2 ile uğraşıyordu. IBM’in robot bölümü de oradaydı. Danışmanım bilgisayarların robotla üretimi üzerine çalışıyordu. Örneğin, robotla kolay üretilmesi için bilgisayarın mekanik tasarımının değiştirilmesi gerekiyordu. Bilgisayarın içindeki parçaları birbirine kablolarla bağlamak yerine, parçaların birbirine geçmeli yapılması veya bağlantılar için aracı kart takılması düşünceleri çıkmıştı. Bilgisayar montajı için robotun yanı sıra bir de video sistemi geliştirilmişti. Böylece robot, görüntüden parçaların nerede olduğunu anlıyordu. Bu teknoloji bugün çok yaygın olarak kullanılmaktadır; örneğin elektronik ürün montajında. Ama o günlerde bunlar ilk defa uygulanıyordu.
Her büyük firmanın bir kültürü, farklı bir yaklaşımı oluyor. Florida Üniversitesinde ben de IBM projelerine katılmaya başlamıştım. Arada IBM’e gidip konuşuyorduk. Ben merakımdan bizim projeler dışında IBM’de olanı biteni görmek isterdim. Özellikle onların nasıl yazılım geliştirdiklerini öğrenmek istiyordum. Bu beni çok etkilemiş. Hala kod yazarken IBM programcılarının yazılım mimarisi ve tarzını sürdürdüğümün farkındayım.
Laboratuvar
Kısa bir süre sonra, bölüm benden Florida Üniversitesi’nde bir üretim laboratuarı kurmamı istedi. Epeyce düşündükten sonra “Industrial Research Laboratory” (IRL) adında bir laboratuvar oluşturduk. Laboratuvarın amaçları ve çalışma şekli diğer akademik araştırmalardan farklıydı. Amacımız endüstrinin işine yarayacak, bilim kadar teknolojiyi de içeren mühendislik araştırmaları yapmaktı. Bakış açımız “endüstri gereksinimleri güdülü araştırma yapmak” idi. O günlerdeki “pull” ve “push” üretim görüşleri arasındaki değişikliği örnek göstererek, bizim “pull” araştırma, akademinin ise genellikle “push” araştırma yaptığını söylerdik. Bu devir, seksenli yılların sonu, doksanlı yılların başı, çok güzel bir dönemdi. Bilgisayarlar gelişmekteydi, ve toplumu sürekli değiştirmekteydi. Bilgisayar ağları yaygınlaşıyordu. Elmek kullanımı ve İnternet siteleri hızla artıyordu.
Laboratuvar ortamı ve projeler özellikle ilgili öğrencilerin işine yaradı sanırım. Ben, ileri teknolojiye meraklı öğrencilerin elimizden geldiği kadar yeni teknolojik ortamlara çalışmalarını sağlamak yanlısıydım. Ama bu görüş bölümün genel görüşü değildi. Hatta bazı akademisyenler teknolojiye çok önem verilen yerlerde yeterince kuramsal bilim olmayacağını düşünüyordu. Bu nedenle laboratuvarda lisansüstü öğrencilere projeler verebildiğimiz halde, doktora öğrencilerine daha kuramsal konular öneriyorduk.. Sanayi gereksinimlerine duyarlı bir laboratuvar ile kuramsal çalışmalar yapan akademisyenler arasında görüş farkının olması bir açıdan doğal. Ama ben hem kuramsal çalışma yapabilecek, hem de pratik mühendislik yapabilecek yetenekte öğrencilerimizin bulunabileceği kanısındaydım. En etkin üretim sistem mühendislerinin de bu öğrenciler arasından çıkacağı görüşündeydim.
Laboratuarda ilginç projeler yaptık. Projelerimizin hemen hepsinde bilgisayar teknolojilerinin yeri vardı. Hemen hemen bütün projelerde disiplinler arası çalışmalar gerekliydi. Destekli projelerden beş örnek aşağıdadır:
• Yarı-iletken üretiminde güvenilirliğin modellenmesi (Semiconductor manufacturing reliability) (IBM) ve üretim araçlarının güvenilirliğinin arttırılmasıyla ürün firesinin azaltılması.
• Continuous-flow manufacturing / Adaptable Tool Platform (IBM)
Ara depoların olmadığı veya çok az olduğu sürekli üretim için hem planlama hem de teknolojik altyapının tasarım ve geliştirilmesi. Projenin ikinci kısmı, üretim araçlarının bilgisayarlarına standart modüller takılarak üretim planlamanın ve yönetiminin daha soyut bir ortamda yapılabilmesini sağlamaktı.
• Toolchain development – industrial control languages (Microchip Technology)
Bu projede en küçük mikroişlemciler için uygun dillerin geliştirilmesi üzerinde çalışıldı. Bulanık mantık denetim dili ve kod üreten meta-kodlar geliştirildi.
• Advanced (“smart”) machine tools (NSF/MTRC)
Takım tezgahlarının daha etkin olabilmeleri için denetleyici bilgisayar ve bilgisayar destek altyapılarının tasarım ve geliştirilmesi.
• Automated seafood quality inspection (FSG)
Video ve basit mekatronik araçlarla deniz ürünlerinin kalitesinin tutarlı bir şekilde otomatik olarak ölçülmesi.
10. yıl
1993 yılı, akademi çalışmalarımın onuncu yılıydı. Aynı yıl EM’in geleceği konusunda konuşmacı olarak çağrıldığım ASEE’nin 100. kuruluş yılı kongresinde, IRL deneyimlerimizi ve gelecek için görüşlerimizi sunup, tartıştık. EM’i şöyle tanımladık (1):
Etkinlik, verimlilik, kalite, güvenilirlik gibi unsurların yükseltilmesi yönünde çalışmaları içeren mühendislik alanı.
Bu tanımın klasik EM tanımından epeyce uzak olduğunun farkındaydık. EM’in neler yaptığı konusunda çok genel bir tanım olduğu için uğraşı alanlarımızı kısıtlamaz diye düşündük. Herhangi bir konu EM’in içine düşer mi diye yargılamalar yapmak yerine, tanımı geniş tutarak içeriği zenginleştirme düşüncesindeydik. Örneğin, eğer birisi verimliliği artırmak için bilgisayar teknolojilerini belirli bir yönde geliştirecekse, bunun EM dışında tutulmasında sakınca gördük. Bu tanım, kuramsal bir yaklaşım yerine çok pratik bir görüş içeriyordu, üstelik laboratuvarda yapılan projelerin neden EM çalışmaları olduğunu açıklıyordu. Örneğin mikroişlemciler için bulanık mantık programlama dili geliştirmek bu yöndendi. İçinde mikroişlemci olan akıllı ürünler gün geçtikçe artmaktaydı. Bu ürünlerin geliştirilme sürecinde EM’in katkısı olmalıydı. Yeni bir programlama dili, eğer ürün geliştirme sürecini daha verimli ve etkili kılacaksa, EM konusudur diye düşünüyorduk.
EM Yöntemleriyle EM
Bir gün, IRL’deki öğrencilerime söyle bir soru sormuştum:
“IRL nasıl araştırma yapsın?” veya “Kendi bilgimizi ve yeteneklerimizi insanlığa en yararlı şekilde nasıl kullanabiliriz?” sorularını EM yöntemleri kullanarak yanıtlayabilir misiniz?
Çalışma sonucu o gün için epeyce ilginçti:
Bilgisayar ve bilişim tabanlı ucuz otomasyon, iletişim ve denetimi özellikle tarım sanayilerine uygulamak.
Bu ilk bakışta oldukça değişik bir sonuç olarak görünüyordu. Ama düşününce sonucun çok da akla uzak olmadığı anlaşılıyor. Tarım sanayisi dünyanın en büyük sanayisi. Herkes her gün bir şeyler yemek ister. Üstelik o sıralar, verimliliğin ve kalitenin arttırılması için gerekli otomasyon, özellikle de bilgisayarlı otomasyon sistemleri o sıralar, araştırma kuruluşları dışında tarımsal üretimde hemen hemen hiç kullanılmıyordu.
Noktalı Virgül
İlk on yılımın sonunda, sabatik için planlar kurarken ve bir sonraki kariyerimi düşünürken, ASAE (American Society of Agricultural Engineers) dergisinden yazı isteği geldi. Orada mühendisliğin geleceği konusunda “Hollywood Modeli” diye bir görüş önerdim. Yazıda öncelikle, mühendislerin gelecekte fiziksel olarak daha bağımsız ve dağınık ama erişim olarak daha kolay iletişimli bir ortamda çalışacaklarını; ayrıca uzmanlaşmanın süreceği, ama niteliksel olarak farklı bir uzmanlaşma sürecinin beklenebileceğini vurguladım (2).
Film endüstrisi benzer bir süreçten geçmişti. İlk günlerde büyük stüdyolar oyuncuları, kameramanları, yönetmenleri, v.s kadrolarında tutarlarmış. Simdi ise film endüstrisinde bütün bu bileşkeler bağımsız küçük firmalar. Bir film projesi ortaya çıkınca ona uygun oyuncular, kameramanlar, yönetmenler bulunuyor ve kullanılıyor. Ama film bitince hepsi kendi ofislerine dönüyor. Benzer bir film yapıldığında, aynı kişilerin yine beraber çalışmalar yapması sık görülmektedir. Hatta bazen aynı kameraman ve yönetmenlerin, kadrolu günlerdeki gibi art arda aynı projelerde çalışması oldukça olağan. Mühendisliğin de böyle olabileceğini yazmıştım. Özellikle tasarım mühendislerinin bağımsız birimlere ayrılıp proje tabanında bir araya gelip çalışmaları, ama uzun dönemde aynı yapıda kadrolu olmamaları düşünülebilir demiştim. Bunun sebepleri arasında şirketlerin çok çabuk teknoloji değiştirmeleri ve böylece çok esnek bir kadroya gereksinim duymaları var. Üstelik bilgiye ulaşım kolaylaştıkça, mühendislerin kalabalık şehirlerden çok, kuytu ve sakin yörelerde oturarak proje bazında uzaktan işbirliği yapmaları söz konusu. Bu ise şehirleşmenin aksine, taşraya taşınma olarak görülebilir. Özellikle küresel ısınma, ulaşım giderlerindeki artış ve trafik yüzünden verimsizlik gibi sorunlara çözüm olarak bu “merkezkaç” eğilimi akla yakın gelmekte.
Düşünceler
Anılar ve öyküler güzel de, sonunda akılda kalan görüşler oluyor. İlk on yıla baktığımda aklımda kalan en önemli üç şey nedir diye düşünüyorum. Şu küme geçerli sanırım:
Dizgeler karmaşıklaşsa da, birisinin bütün unsurları bilmesi verimliliği ve etkinliği artırıyor. Bu görevi iyi sistem mühendisleri, yani EM üstlenmeli. İyi bir makine mühendisinden iyi bir içten patlarlı motor yapmasını bekleyebiliriz. Ama motoru verimli bir şekilde üstün kalitede yapıp, otomobilin içine koyduğumuz zaman çekici bir ürün elde etmek ve sonra bu ürünün piyasada diğer ürünlerle başarılı olarak rekabet etmesini sağlamak makine mühendisliğinin dışında kalıyor. Bu tip işleri EM üstlenmeli demek, EM’in içten patlarlı motor tasarımında etkin görev almasını öneriyor.
Mühendisler, özellikle de akademisyenler, teknolojiyi bir tek yakından izlemekle yetinmemeli, teknolojinin üretiminde ağır yükü kaldırmalılar. Bilişim teknolojilerinin gelişmesine tanık olmuştum. Son yıllarda verimlilik, kalite, etkenlik, güvenilirlik gibi konulardaki en büyük katkılar bilgisayar ve bilişim teknolojilerinden gelmekte. Örneğin, yöneylem çalışmaları sonucunda işlemleri daha verimli şekle getirebiliyoruz. Ama bu gelişmeler genellikle %5-%10 gibi katkılara denk geliyor. Büyük ölçeklerde %5 bile çok iyi bir katkı. Ama teknoloji değişince %5 değil, x5 bir gelişme görülüyor. Örneğin, torna ile elle yapılan bir ürün için çizelgeleme ve kalite denetleme iyi bir şekilde getirilmiş olsa ürün kalitesi %5 artabilir, ancak ürünü elle değil de bilgisayarlı bir üretim aracında yaparsanız kalitenin x5 olması akla çok uzak gelmiyor. Bu açıdan EM’in bilgisayar ve bilişim teknolojilerinin gelişmesinde yön verici bir rol oynayacağını düşünmüştüm ama bu gerçekleşmedi. Gerçekleşseydi, hem EM için hem de bilişim için daha yararlı olurdu kanısındayım.
Hızla değiştiği için teknolojiyi izlemek, özellikle akademik kuruluşlarda kolay olmuyor. Öğrencilere hep “bildiklerimin %95’ini son beş yılda öğrendim” derdim. Bu neredeyse “%99’ini son bir yılda” olacak. Akademide günün teknolojisi yerine, kalıcı temel kavramların ve kuramların okutulması akla yakın geliyor. Ama bunun bir dengesi de olması gerekir. Yani teknoloji ve mühendislik becerilerini kapsamayan kuramsal bir akademik programın, en azından eksik olacağını düşünüyorum. Bu konuda Jan L.A. van de Snepsheut’in şu sözü akla geliyor: “Teoride teori ile pratik arasında fark yoktur, ama pratikte vardır.”
Sonrası
Bu anılar, akademik yaşamımın ilk on-on beş yılını dolduran öykülerdir. İkinci on yılı, özel bir şirket kurarak, gömülü denetim ve bilgisayar teknolojileri üretmekle geçirdim. Son on yılda ise ara sıra gönüllü dersler veriyorum; seracılık, enerji yeterliliği, müzik ve basın yayın gibi konularla uğraşıyorum. Satrancı bilgisayarla oynuyorum ama hala bisiklete kendim biniyorum. Tez danışmanım suşi seviyor, arada sırada buluşup suşiciye gidiyoruz. Geçenlerde bana “sen benden daha bilgilisin, beni geçtin” dedi. Benim yanıtım kısa oldu: “Ama benim tez danışmanım sizinkinden daha iyiydi”.
Sencer Yeralan
ODTÜ Endüstri Mühendisliği 1978 mezunu
Courtesy Professor, Department of Agricultural and Biological Engineering University of Florida
Doktora (1983) University of Florida, Industrial and Systems Engineering (Antropoloji yan dal)
15 yıl Missouri ve Florida Üniversiteleri Endüstri Mühendisliği Fakültelerinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra, endüstriyel otomasyon ve denetim konularında kişisel çalışmalarını sürdürmek üzere buradaki tam zamanlı görevinden ayrıldı.
Halen Florida Üniversitesi’nde gönüllü dönemlik ders vermektedir.
Bu yıl ise, mezuniyetinin otuzuncu yılı olmasının da etkisiyle, ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde OR 519 (Mathematics for Operations Research Yöneylem Matematiği) dersini vermektedir.
Üniversitede çalıştığı zaman boyunca (1984-1997), yüzün üzerinde akademik makale yayınlamış, sekiz doktora öğrencisine danışmanlık yapmış ve 1.000.000 dolar üzerinde para ve donanım desteği alan projelerde yer aldı ve çeşitli dergiler ve “National Science Foundation” için hakemlik görevi üstlendi.
Yine de en önemli katkısının yazdığı beş kaynak kitap olduğu söylenebilir. Son kitabı “Programming and Interfacing the ARM Microcontroller with GNU Tools and Eclipse.” 2008 yılında yayınlandı.
Şu sıralar küreselleşme sonrası düzenlemelerinde akıllı sistemler üzerine çalışıyor.
Danışman ve teknoloji sorumlusu olarak görev aldığı projeler kapsamında, endüstriyel otomasyon ve denetim, yüksek devirli takım tezgahları denetimi, otomotiv motor denetimi, havacılık ve uzay sistemleri alanlarında bir çok ticari ürünün tasarım ve geliştirilmesi sürecinde yer aldı.
Yılda ortalama olarak, on bin satırlık ticari kod yazmakta ve yirmi civarı kart düzeyinde donanım tasarlamaktadır.
Gömülü otomasyon ve denetimin yanı sıra sayılar teorisi, kozmoloji ve kültürel antropoloji konularıyla ilgileniyor.
Gençlik odaklı olanlar başta olmak üzere, gönüllü projelerde yer almaya her zaman isteklidir.
Dağ bisikleti seviyor, Rusty Fingers takma adıyla blues ve Brezilya jazı çalıyor.
