Üniversitede rektör değişiminin ardından, Bilgisayar Destekli Eğitim Birimimiz için zor günler başladı. Yeni yönetim, eğitimde yeni teknolojilerin kullanılmasına soğuk bakıyordu. Pek çoğu Üniversite Vakıflarında işçi statüsünde olan birim çalışanlarının ücretleri, yönetimin Vakıf Şirketleri konusundaki aşırı tedbirli, hatta hasmane tutumunun neticesinde, izafi olarak hızla geriledi. Devlet zaten projeleri durdurmuştu. Piyasaya iş yapma enstrümanımız olan Vakıf Şirketleri de iş göremez hale gelmişti. Gerçi bize dokunan yoktu, maaşlarımız, hiçbir iş yapmasak ve üniversiteye bir gelir sağlamasak da ödeniyordu. Benim kendi maaşım ise fazladan, enflasyona karşı da korunuyordu. Ama parlak günlerin ardından gelen kasvetli hava pek çekilir gibi değildi. Birim çalışanlarının ücretlerine zam yapılması için yaptığım birkaç teşebbüs akim kalınca, istifa ettim.
İstifa ederken, sonrasında ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Ankara’da, daha önce eğitim konusundaki birkaç araştırmasına danışmanlık yaptığım bir siyasi araştırma şirketinin genç sahibi ile görüştüm. Şirketin bilgiişlem mutfağını yeniden düzenlemem ve sonra da yönetmem konusunda anlaştık. Ancak ben daha harekete geçemeden, erken seçim kararı alındı. Şirket birçok araştırma işi aldı. Mevcut yapıya dokunmaya fırsat bulamadan, araştırma verilerinin bilgisayara girilmesi, tablolanması, tabloların siyasi danışmanlara iletilmesi, onların tablolar hakkında yorumlarının bilgisayara aktarılması, raporlanması gibi işlere yoğunlaştık.
Şirketin sahibi de, siyaset uzmanı danışmanlarla birlikte memleketin köşe bucağını dolaşmaktaydı. İletişim imkanları sınırlıydı. Danışmanların vakitleri sınırlıydı. Araştırmaların yorumlanması ve raporlanması işi aksamaya başladı. Bu arada ben, raporlama sırasında, hataları düzeltmek kastıyla, danışmanların tablolar hakkında yaptıkları yorumları da okuyordum.
Önce benim hakkımda iki tespiti yapmalıyım. Birincisi, siyasetten hiç anlamam ve hiç de hoşlanmam. Gerçi Ankara’da çeşitli partilere mensup siyasetçilerle birlikte geçirdiğim yılların sonunda, siyasete duyduğum saygı arttı. Ama hala anlamıyor ve sevmiyorum. İşim gerektirmediği sürece gazetelerin ön sayfalarını okumam (hatta gazete okumam) ve televizyonlarda haber bülteni veya tartışma programı seyretmem, hatta televizyon seyretmem (bunları da övünerek söylüyor değilim). Ancak sosyolojiye hep ilgim vardı. Siyasi danışmanların yaptıkları yorumlar, aslında siyaset hakkında değil, sosyoloji hakkındaydı; bunu da fark etmiştim.
Benimle ilgili ikinci önemli husus, rakamlara karşı insiyaki bir hassasiyetim olmasıdır. Kazara televizyonun başına geçersem, kanallar arasında zıplar dururum. Bu arada ekranda tablolanmış rakamlar görürsem, gayrı ihtiyari duraksarım. Gördüğüm her rakamlar kompozisyonuna bir mana vermeye çalışmak konusunda, muhtemelen bilgi sistemlerine duyduğum profesyonel alakadan da kaynaklanan, karşı konulmaz bir hevesim vardır.
Dolayısıyla siyasi danışmanların yorumladıkları tablolarda, onların gözünden kaçan bir yığın başka düzenlilik de olduğu kanaatine kapılmam zor olmadı. Bu tabloların benim anlamadığım konularla alakalı olmadığı tespitini de yapmış olduğum için, biriken verileri yorumlayıp raporlamakta, kendi hesabıma bir beis görmedim. Neticede, övünerek söyleyebilirim ki, daha hacimli ve okuyanın kafasını daha çok karıştıracak raporlar ürettim. Üstelik bu işi, siyasi danışmanların yaptıklarından çok daha kısa süre içinde yaptım.
Şirketin sahibi benden daha genç bir Siyasal mezunuydu. Ama benden daha mühendisti. Müşterileri daha çok tatmin eden, “bu raporda mühim bir şeyler var galiba” demelerine yol açan, daha çok sayıda raporu, daha kısa süre içinde üretmemin, şirketin karlılığı açısından ne mana taşıdığını kısa süre içinde kavradı. Benim rekabetimden memnun olmayan siyasi danışmanların, “ya o, ya biz” restini gördü. Ve ben, bir siyasi danışmanlık şirketinin bilgiişlem mutfağını yönetmek gibi masum bir amaçla girdiğim sektörde, hiç hesapta yokken, siyaset sosyolojisi hakkında analizler yapar durumda buldum kendimi.
Hayatımın en renkli dönemi böyle başladı.
1999 seçimlerinin sonuna kadar kesintisiz bir biçimde siyaset sosyolojisi konusunda araştırmalar teklif etmek, tasarlamak, yönetmek, raporlamak ve sunmak işleriyle uğraştım. Bütün bu süreç içinde şirketin bilgiişlem mutfağı hep aynı dağınıklıktan ve verimsizlikten malul kaldı. Ama, en azından bir dönem için, Ankara’da çok kudretli birçok kişinin aklına ilk gelen müracaat adreslerinden biri olduk.
Bu dönem içinde birçok şey öğrendim. Zannımca, daha önce zaten biliyor olduğum birçok şeyi de dile getirmeyi öğrendim ayrıca. Bunlardan birini özetlemeye çalışacağım.
İnsanlar ikiye ayrılır: Karar verme işini ciddiye alanlar ve diğerleri. İki ayrı Cumhurbaşkanı, beş ayrı Başbakan, onlarca Bakan, yüzlerce Mebus, birçok Parti Genel Başkanı, çok sayıda yüksek bürokrat, bir yığın siyaset uzmanı ile çalıştım. Hepsi, pozisyonları icabı, karar vermekle yükümlü olan insanlardı. Yani, basite irca edecek olursak, işleri karar vermekti. Yine de aralarında karar verme işini ciddiye alanlar seyrekti. İş aleminde çok yükseklere kadar çıkmış birçok tanıdığım üzerine yaptığım gözlemlere dayanarak, dağılımın iş aleminde de farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Üniversitede, Büyükerşen’in rektörlükten ayılmasını müteakip, sadece rektörlük makamında değil, ara pozisyonlarda dahil hemen her yerde, karar verme işini ciddiye alanların nasıl hızla seyreldiğini zaten gözlemiştim.
Bir yanlış anlamaya sebep olmak istemem. Mesela bir partinin genel başkan yardımcılığını yaptığını bildiğim hemen herkes, karar verme işini çok ciddiye aldığını düşünüyordu. Hala da öyle düşünüyorlardır. Sadece partilerde değil, bakanlıklarda, belediyelerde, müstekbir iş ofislerinde, üniversitelerin yönetim ofislerinde filan, herkes, karar vermek için lazım olan raporların vaktinde ve eksiksiz olarak önlerine gelmesi hususunda çok titizlenirler. Bu raporları her gün, aynı ciddiyet ve dikkatle incelerler. İmzaladıkları sirkülerlerin haddi hesabı yoktur ve bu işi de muazzam bir ihtimamla gerçekleştirirler. Neticede hemen her kuruluşta ücretler vaktinde ödenir, işe gelmeyenlerin cezalandırılması ihmal edilmez, satın almalar, denetimlerde baş ağrıtmayacak şekilde gerçekleşir, her öğle vakti personelin yemeği, kimsenin aç kalmamasını garanti edecek biçimde çıkar, ödemeler ve tahsilatlar gerçekleşir. Neticede binlerce karar vericinin pek azının bir ihmal veya baştan savma yüzünden başı ağrır.
2007’de bir seçim oldu mesela. Herkes üstüne düşeni eksiksiz yerine getirdi. Partiler, YSK tarafından belirlenmiş tarihte aday listelerini teslim etmek için lazım geleni yaptı. Listeler gitti. İlan edildi. Oy pusulaları basıldı. Adaylar genel başkanlarla birlikte fotoğraflar çektirmek için Ankara’ya toplandı. Fotoğraflar çektirildi. Aralarından en uygun olanları seçildi. Adayların kampanya süresince eşleriyle birlikte görünüp görünmeyecekleri gibi bir yığın teferruat saatlerce, hatta günlerce tartışıldı. Afişler bastırıldı. Bayraklar sipariş edildi. Afişlerin ve bayrakların partilerin kurumsal kimliklerine uygunlukları sınandı. Bastırılan onca malzeme binlerce yerleşim yerine dağıtıldı. Öngörülen yerlere asıldı. Sandıklarda vazife yapacak olanlar belirlendi. Oylar sayılırken partilerinin hakkını cansiperane müdafaa ettiler. Genel merkezler, YSK seçim yasakları kaldırmadan önce seçim neticelerini toplayabilmek için gereken organizasyonu yaptı. Sandıklardan veriler geldi ve genel merkezlerde değerlendirildi. Ve saire…
Hiçbir şey aksamadı. Herkes bütün kararları ciddiyetle verdi ve her iş düzgün bir biçimde yürüdü. Neticede parlamentoya üç parti ve dördüncü bir partinin çok sayıda bağımsız adayı girdi. Diğer partiler müthiş bir yenilgiye uğradı. Aslında, seçimden önce pompalanan beklentilerle kıyaslanacak olursa, parlamentoya giren partilerin ikisi ve bağımsızlar da yenildi. Dahası, eğer müşterinin tatmin seviyesi ölü olarak kullanılırsa, sizi temin ederim ki, piyasadaki üreticilerin hepsi sınıfta kaldılar.
Bütün kararlar ciddiyet ve titizlikle verildi ve fakat ortaya tatmin edici bir ürün çıkmadı.
Gerçi bütün sektörlerde benzer sıkıntılarımızın olduğu söylenebilir, ama Türkiye’de en azından iki sektör, “biz lazım gelen imalatı, doğru standartlarla gerçekleştirdik, müşteride iş yok azizim” deme lüksünden hiç vazgeçmedi: Siyaset ve medya. Her ikisi de, müşterinin kendisini ifade edebilmesi için siyaset ve medya dışında bir enstrümanın mevcut olmaması sayesinde, “müşteride iş yok azizim” demenin saçmalığının sorgulanmasını da imkansızlaştırdılar. Halbuki diğer sektörler ile kıyaslanacak olursa, muhtemelen her iki sektör de müşteri memnuniyetinin en önemli olduğu sektörlerdir. Aslında ürün standartlarının, müşteri memnuniyeti dışında herhangi bir parametresi olmadığı bile söylenebilir.
Siyaset, müşterinin, yani seçmenin ülkeyi ilgilendiren kararları üretmesini sağlaması beklenen aygıttır. Dolayısıyla siyasette müşteri memnuniyetsizliği denebilecek bir şeyin bahse konu bile olmaması lazım gelir. Çünkü seçmen aslında, sadece seçmen olarak siyaset yapma sürecine katılır bile diyemeyiz; seçmen, siyaset yapma sürecini yapar. Teorik olarak bakarsak, başka bir siyaset yapma sürecinin mevcut olmaması lazım gelir.
Ama işte öyle olmuyor. Çünkü, en azından Türkiye’de siyaset esnafı, kendi işi olarak gördüğü şeyi, müşteri hakkındaki bir dizi masala yaslanarak yapıyor. Sadece iki tanesini misal olarak vereceğim.
Bu masalların birincisi, “Türkiye’de seçmen, lidere oy verir” masalıdır. Çok partili siyaset tarihimizde pek çok lider geldi geçti. Ama ilgili literatürde liderlik vasıfları olarak sıralanan vasıflara en çok sahip olan şahıs, muhtemelen Alpaslan Türkeş’ti. Partisi hiçbir vakit yüzde sekizleri geçemedi. Aynı parti, Türkeş’in vefatından kısa süre sonra yapılan seçimlerde ise, liderlik vasıflarından belki de en mahrum bir ismin başkanlığında, oylarını ikiye katladı.
İkinci masal ise Refah Partisinin ve ardından gelen partilerin, dini hassasiyetleri nispeten yüksek olan seçmenlerin oylarıyla yükseldiği masalıdır. RP, birkaç küçük partiyle birlikte girdiği 27 Mart mahalli seçimlerinde, büyük şehirlerde birinci, il merkezlerinde ikinci parti oldu. Yerleşim yeri küçüldükçe, RP’nin aldığı rey oranı düştü. Bu hesapça, mesela Kars’ta yaşayan ve İstanbul’a göçmeye cesaret edemeyen yaşlı dede ve ninenin dini hassasiyetleri, İstanbul’a göçen ve Ümraniye’ye yerleşen oğlu ve gelininden daha düşük olmalıydı.
Elbette memleketin sosyolojisini biraz bilen biri, işin böyle olmadığını da biliyor. Siz de biliyorsunuz. Kars’ta beş vakit namazını kılan, hiçbir orucunu kaçırmayan dede ve nine RP’ye oy vermezken, Ümraniye’ye yerleşen ve namaz kılmayan, orucunu da açıkça olmasa bile yiyen çocuklarının RP’ye oy verdiğini görmezden gelemeyecek olursanız, bu defa başka bir masala, mesela Ümraniye’dekilerin reylerini birkaç çeki oduna veya birkaç kilo bulgura sattığını haykıracaksınız. Bu defa da mesela, reyleri böyle satın alanların ne demeye ille Ümraniye’dekilerin reylerini satın aldığını, ne demeye Kars’ta da bir paralel pazar açmadığını sormayacaksınız.
Siyaset sosyolojisi konusunda çalışmaktan caydıktan bir süre sonra, Haydarpaşa Garından beni alıp Üniversitenin Aksaray’daki misafirhanesine götüren genç bir şoför, ilçesi Üsküdar’ı heyecanlı heyecanlı anlatıyordu. Üsküdar hakkında bazı tuhaf malumatı biliyor olmam onu şaşırttı. Bu bilgiyi Üsküdar’da yaşayarak değil, çeşitli adaylara danışmanlık yaparken edindiğimi öğrenince, “bu millet takım tutar gibi parti tutar, babası kime rey veriyorsa, kendi de ona verir” diyerek, bir vakitler yaptığım işin beyhudeliğini anlatmaya çalıştı. Oraya kadar, söylediği hiçbir manasızlığa itiraz etmemiştim. Ama artık dayanamadım, “el insaf” dedim, “1999’da seçmenin en az üçte biri yer değiştirdi, 2002’de ise belki yarısı”. Gerçekten de bu ölçekte parti değiştirmeye, muhtemelen demokrasi tarihinde hiçbir ülkede rastlanmamıştı ve yine de seçmenin takım tutar gibi parti tuttuğu masalı bu gerçekten hasar görmemişti.
Delikanlı baltayı taşa vurduğunu fark etse de, bir iki itirazla kendi inancını muhafaza etmeye çabaladı. Sonra baktı olmayacak, vazgeçti. Derken, birkaç kilometre sonra, lafı bir biçimde öyle getirdi ki, “bu millet zaten seçtiğinin arkasında durmaz” demenin zemini gerçekleşti. Öyle ya, madem ki seçmenin yarısı bir önceki seçimde rey verdiği partiden uzaklaşmış, artık ben de nasıl itiraz edebilirim, seçmenin seçtiklerinin arkasında durmadığı gerçeğine…
Mesele elbette genç şoförün ne düşündüğünde değil. Mesele, memlekette siyaset yapanların da apaynı varsayımlarla siyaset yapıyor olmalarında. “Millet kırmızı sever” diye biliyorsanız, ayakkabı dükkanınızda çokça kırmızı ayakkabı bulundurursunuz. Eğer yanlış biliyorsanız, batarsınız. Sizin yerinize gelen, sizin neden battığınızı merak ederse işin doğrusunu anlar, dükkanı da açık tutmayı becerir. “Millet lidere göre rey verir” diye biliyorsanız, birisini allar pullar, lider diye meydanlara salarsınız. Yanılmışsanız, sizi temin ederim, kimse “en azından bazı partilerin tabanları için liderin hiçbir ehemmiyeti yoktur” demeyecektir. Olsa olsa, “lider yerine vitrine çıkardığımız bu adam lider olamadı” filan denecektir ki, bu bile Türkiye siyaseti için muazzam bir sıçrama sayılır.
Demem o ki, herkes ciddiyetle kararlarını verdi. Memleketin insanı hakkındaki varsayımları, hiçbirini ihmal etmeden değerlendirdi ve yapılması gerektiği söylenip duran her şeyi eksiksizce yaptı. Hemen hiç kimse içe sinecek bir netice alamadı. Bu şartlar altında, “neler oluyor” diye sorması beklenenlerin, elde edilmesi istenen netice ile yaşanan süreç arasında bir ahenksizlik olup olmadığını merak etmesi gerekenlerin çoğu, faturayı müşteriye çıkardı. Bu zevatın büyük bölümü; olup biteni yukarıda özetlemeye çalıştığım gibi tanımladığım zaman, seçmeni müşteri olarak tanımlamama yaslanarak, beni, siyaseti ticarileştirmek gibi suçlarla mahkum ettiler. Zihinsel konforlarını bu sayede muhafaza ettiler. Rahata erdiler. Mağlup ve rahat, o gün üzerlerine düşen işleri titizlikle yapmak üzere koltuklarına döndüler.
Demiş oldum ki, “Ben doğru olanı yaptım, müşteride iş yok.”
Ama benim müşterimde sahiden iş yok.
Cemalettin N. Taşcı
1956 Yılında Eskişehir’de doğdu.
1973 yılında girdiği ODTÜ Endüstri Mühendisliğine 1975’te bir defa daha girmek zorunda kaldı. Mezun olması okula girişi kadar kolay olmadı
1980’de nihayet mezun oldu. Yapabileceği işlerin hiçbirini yapamayacağını fark ettiği için aynı bölümde yüksek lisans yapmaya karar verdi.
1981’de, ODTÜ’de yüksek lisans yaparken, daha sonra Anadolu Üniversitesi’nin nüvesini teşkil edecek olan Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne asistan oldu
1983’te ODTÜ’den yüksek lisans aldı ve Anadolu Üniversitesinde asla bitirmeyeceği doktoraya başladı.
1994 yılına kadar Üniversitenin çeşitli birimlerinde muhalefet vazifesini yürüttü.
994-99 arasında Ankara’da özel bir şirkette siyasi araştırmalar, tahliller ve danışmanlık yaptı.
1999’da Üniversiteye döndü.
Emekliye sevkedilmesini bekliyor. Her türlü fuzuli şeyi iş olarak görür. İşini ise hobisi olarak…
