İçeriğe geç

Time is Money?

Kategori: TecrübEM

1981 yılı başları. Esas duruşun mülkün temeli olduğu  yıllar. Gebze Dilovasında Nasaş Alüminyum fabrikasında çalışıyordum. İlk işim. Kablo folyosu adlı bir ürün var. Haddehanede belli evsaftaki folyo yaklaşık 1,5 m. eninde ve açıldığında yaklaşık 30.000 m olacak şekilde bobinlere sarılarak, yarı mamul olarak stoklanıyor. Kablo folyosu siparişleri yaklaşık 10- 50 cm arasında değişen enlerde geliyor. Üretim Planlamada çalışan mühendisler yarı mamul bobinleri el terazi göz mizan dildiriyorlar. Her işlem sonunda kaçınılmaz bir miktar fire oluşuyor.

Bu firenin azaltılabileceğini düşündüm. Tamsayılı Programlama uygulayarak en az fireyi amaçlayan bir model oluşturdum. Üretim Planlamadan son bir yılın değerlerini aldım. Gelen siparişler neler, kaç adet bobin nasıl dilinmiş ve ortaya çıkan fire ne olmuş? Aynı verileri kullanarak benim modelin ne fire verdiğini görmek istiyorum. İyi de modeli çözecek paket nerede? Sorduk, soruşturduk, bulamadık. İş başa düştü. Fabrikadaki oda arkadaşım Servet’in İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi hocalarından birinin yazdığı bir kitabın arkasında Fortran IV ile yazılmış bir Simplex programını Bilgi İşlem Bölümündeki arkadaşların da yardımıyla çalıştırdık. O tarihte klimatize edilmiş odasına salavatla girilen, başında bir operatörün beklediği topu topu 124 KB’lik Honeywell marka bir bilgisayar vardı. Modelin çözümü saatler sürdü. Elbette değişkenlerin tamamını tamsayı alamıyorsak da yine de on değişkenden dokuzu tam sayı çıkıyordu. Önemli bir yaklaşım sağlamıştık.

Fire üçte bir oranında azalmıştı. Paraya vurulduğunda kayda değer bir şeyler ediyordu. Sonucu müdürüme ilettim. O da gerekli yerlere iletti. Ancak üretim müdürü bu işten hoşlanmamıştı. Geliştirdiğim modeli kullanan olmadı.

Aynı yılın ikinci yarısında Şişe-Cam’da işe başladım; Genel Müdürlükte Sanayi Mühendisliği Müdürlüğü’nde. Üçü ODTÜ’lü, altı- yedi mühendistik. İşimiz, bize bağlı on üç fabrikaya proje hazırlamaktı.

İlk görevim Topkapı Şişi Fabrikası Üretim Planlama Müdürlüğüne Doğrusal Programlama Modeli geliştirmekti. ODTÜ’lü Mustafa Mahmutçavuşoğlu (EM ’78)ile birlikte gönderildik.

Bu modellerin standart şekli malum kar maksimizasyonunu hedefler. Üretim kapasitesi ise kısıtları oluşturur. Her üretilen satılıyor varsayımıyla, kapasiteyi marjinal getirisi en yüksek ürünlerden başlayarak doldurursun.

Oysa o dönemde 24 Ocak 1980 Kararlarının etkisi sürmekteydi. İç Pazar daralmış, ihracat yeni yeni oluşturulmaya çalışılıyor, ambarlara ve bahçeye sığmayan stoklar kamyonlarla fabrika dışında kiralanan depolara sevk ediliyor.

Biz standart modeli ve modeli besleyecek Yönetim Bilişim Sistemini oluşturduk. Çalışma raporu Şişe-Cam üst yönetimi dahil gerekli yerlere ulaştırıldı. Bu tür işler o zamanlar için pek fiyakalı işlerdi. Bize aferinler, övgüler yağdı. Ancak ne fabrika ne de satış şirketi bu çalışmaya elini bile sürmedi

Bu çalışmanın daha anlamlı olabilmesi için satış şirketinden satış tahminleri istenebilirdi. Belki istendi ama alınamadı. Çünkü o yıllarda henüz böyle bir alışkanlık yoktu. Fabrika neredeyse kafasına göre üretir, satış şirketi de satış prosedürlerini (teslimat, tahsilat vs.) uygulardı.

Benzer bir çalışmayı daha sonra Beykoz’daki Züccaciye Fabrikasında yaptık. Bu kez hem fabrika, hem de satış şirketi daha bir sahiplendi çalışmayı. En azından aralarındaki çekişmelerde referans olarak kullandılar.

Tuzla’daki İstanbul Porselen Fabrikası o zamanlar Şişe-Cam’a aitti. Emek yoğun bir üretimdi. Biz üç mühendis, İş ve Zaman Etüdü yapmak üzere gönderildik.

Gün boyu, işçinin başında kronometre tutuyorduk, sıkıcı bir işti doğrusu. Ben işçiyle ilk kez bu denli iç içe oluyordum. İşin sonunda prim sistemi de yenilenecekti. Ceplerine girecek para söz konusu olduğundan biz olabildiğince titizleniyorduk, onlar ise tedirgindi. Bize karşı temkinli bir güven duyuyorlardı, bunu sağlamıştık.

Önemli gördüğümüz bir husus, işçinin primini hesaplayamamasıydı. Vardiyada yaptığı miktarla alacağı prim arasındaki bağlantıyı bilmiyordu. Bu durum yönetime karşı gerekli gereksiz kuşku duymasına neden olabiliyor, “Bakalım bu ay bana ne yazacaklar?”şeklinde ifade ediliyordu.

İlk iş olarak bu belirsizliğe son verdik. Devasa tablolar hazırladık, üretim bölümlerine astık. Bu kez de ilk tepkiler, “İnsaf! Bu kadar adeti nasıl çıkarabiliriz? Gitti bizim primler.” şeklinde oldu. Sendika temsilcisi yanımıza geldi: “Abi benim bir konuşma yapmam gerekiyor, kusura bakmayın.” dedi. “Sorman gereksiz, işine bak.” dedik. Bir masanın üstüne çıktı ve bizlere verdi veriştirdi. İşçinin elinden son lokmayı da almıştık.

Derken ay sonu geldi. Primler ödendi. Bir molada işçiler bahçede dinlenirken aralarına daldım, tabloları astığımızda en fazla itiraz edenlere bir bir yanaşıp sordum:

– Ne haber?

– Sağ ol abi.

Ceplerine giren para artmıştı, mahçuptular. Bazı bölümlerde üretim yaklaşık %30 artmış, maliyetler düşmüştü. Öte yandan artı değer yükselmiş, emeğin sömürüsü artmıştı. Nasıl solcuyduk biz böyle?

1983 ilkbaharında kısa dönem askerlik olanağı doğdu. Bunu fırsat bilerek şirketten ayrıldım. Bir daha da ücretli çalışmadım. Kullanılmayan işler yapmak canımı sıkmıştı. Neden böyle oluyordu? Zannediyorum gerekli yönetim iradesi oluşamıyordu. Yeni tekniklerin bir iradeye dönüşmeleri için koşullar henüz olgunlaşmamıştı. 1981 Yöneylem Araştırması Kongresinin açılış konuşmasında Şahap Kocatopçu, “YA tekniklerinin bir yaşam biçimine dönüştürülmesi” gereğine işaret ederken, sanıyorum benzer bir saptamada bulunmuştu.

Aradan çeyrek asır geçti. Artı değeri iyi yönetemeyen sistemler çöktü. Bugün sanayide kapasite fazlası var. İç ve dış pazarda rekabet had safhada. Düşük fire, yüksek katma değer ve verimlilikle çalışmak zorunlu; yani koşullar olgunlaştı. Devir, artık “time is money” devri. Bu koşullar altında endüstri mühendisliğine kayıtsız kalabilecek bir yönetim düşünemiyorum.

Cüneyt Akalın

CuneytAkalin400

1958 İstanbul’da doğdu.

1980 de ODTÜ-EM bölümünden mezun oldu.

1983 den beri kendi işini yapıyor.

Evli ve iki çocuk babası.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın