1973 yılında, ODTÜ giriş sınavı ayrı özel bir sınavdı ve lise son sınıfa kadar İstanbul’da yaşamış olduğumdan, bir de pek Ankara’ya ve dolayısıyla ODTÜ’ye yolumuz düşmediğinden, bu sınava birkaç arkadaşımla sadece “antrenman” olsun diye girmiştik. Bir iki hafta sonra da bizim için asıl sınav olan genel üniversite giriş sınavına girdik. O da fena geçmemişti, ama kadere bakın ki bu sınav, soruların çalınması nedeniyle iptal edildi ve ileri bir tarihte tekrarlandı. Doğal olarak ODTÜ Sınavı’nın sonuçları daha önce geldi. 72- 73 civarı bir puan almıştım ve bu puana göre bir seçim yapabilecektim. Sonuç olarak kalkıp Ankara’ya gidilecek, ODTÜ’ye şöyle bir bakılacaktı ki bu da benim için babamın dükkânından en az iki üç günlük bir kaytarma demekti.
Ailenin en büyük çocuğu olduğum için, tüm lise hayatım boyunca sabahları önce dükkânı açıyor sonra da okula gidiyordum. Ben okuldayken, babam dükkânda nöbeti tutuyordu, okuldan dönünce, o atölyesinin başına geri dönüyor ben tekrar dükkânda hem iş hem dersle beraber on dört saatlik günlük mesaimi tamamlıyordum. Ancak dükkânda işlerin yoğun olmadığı zamanlarda, sınavlar için babamdan izin alıp eve ders çalışmaya gidebiliyordum. Yaz tatili diye bir şey benim için yoktu.
Böyle bir ortamdan çıkıp ODTÜ’de sadece öğrenci olmak, yurtta kalmak, bol spor imkânı, Türkiye’nin her yerinden seçilip gelmiş eğlenceli arkadaşlar ve şimdiki boylarına göre çok daha kısa olsa da ağaçları ve bir tek pastanesiyle, ODTÜ beni bir anda kendisine aşık etmişti. Babam, yenilenen üniversite sınavının sonuçları gelince, evi ve muayenehanesi yan yana olan dükkân komşumuz dişhekimi Cafer Amca’ya özenerek bizim dükkândan 200 metre uzaklıktaki Çapa Dişhekimliği Fakültesi’ne benim için ön kayıt yaptırmıştı ve dönmem için ısrarla bana telefon ediyordu: “Oğlum bak hem okul eve yakın (aslında dükkâna yakın demek istiyor), hem de mezun olunca buralarda bir muayenehane açarız, eşimiz dostumuz da çok (yani müşteri de bol…)”. Nur içinde yatsın, sevgili babam mahallemizde sevilen, çok yönlü, acar bir esnaftı. Ben ise, endüstri mühendisi olunca ne yapacağımı tam olarak anlamış olmasam da, esnaf mantığıyla, yani “en çok istenen, mutlaka iyidir” diye düşünerek (endüstri mühendisliğine ancak yüksek puanla girilebiliyordu,) dönmeye hiç niyetim yoktu.
ODTÜ yıllarım çok çabuk geçti; hem ders, hem spor, hem de sosyal hayat çok güzeldi, ODTÜ bisiklet takımı ortalığı kasıp kavuruyordu, tüm dereceleri bizler alıyorduk. Erkek takımının yanında kız takımı da Türkiye şampiyonu oldu, ben de şahsen Türkiye ikincisi olmuştum. Antrenman dönüşleri doğrudan kafeteryaya gittiğimizde tüm gözler üzerimizde oluyordu. Duyduğuma göre okulda bisikletçilikten pek eser kalmamış, çok üzüldüm. Bizim zamanımızda “Internet” ve “Word” yoktu ama Necmettin Erkan’ın ergonomi dersindeki “Vagon fabrikasındaki çalışma şartlarının ergonomik olarak düzeltilmesi” projesinden tutun da günümüzde de problem olmaya devam eden “Belediye etkinliklerinin eşgüdümlenmesi”ne kadar bir sürü proje yapmıştık. En zor dersimiz Sistem’den dökülürken, Muhasebe ve Mühendislik Ekonomisi derslerinden Sistem dersinin kralı Nesim Erkip’ten bile daha iyi notlar almıştım ancak bunların ileride finansçı olacağıma dair birer öncü gösterge olduğunu farkedememiştim.
Boğaziçi Üniversitesinde master yaparken niyetim, master sonrası iyi bir kuruma girip, hızla yükselerek üst yönetici olmak gibi son derece mütevazı idi; ta ki Finansal Kurumlar dersinde “kabul kredileri” konulu ödevimi yapana kadar. Hocamız bizi Uzel traktör fabrikasına göndermişti, ilk gün rezil olduk; çek nedir, senet nedir, akreditif nedir, kredi nedir? Duvara toslamıştık. Hemen kararımı verdim, bir bankaya girecek ve bunları çalışarak öğrenecektim.
Aradan bir, iki hafta geçmişti ki, dükkânda (master’ı İstanbul’da yaptığım için yine dükkandaydım…) gazetelerin iş ilanlarına bakarken, bir tanesi gözüme çarptı: “ODTÜ, Boğaziçi veya yurtdışı üniversitelerden mezun (lisan bilen), hızlı bir şekilde “orta kademe yönetici” olarak yetiştirilecek genç elemanlar aranıyor, PAMUKBANK.”
Hemen telefon açtım, onlar da “hemen gel” dediler, yıl 1980 ve Pamukbank çok hızlı büyüyor. Elemanları yok, alıp yetiştirecekler. Görüştüğüm kişi ODTÜ’de Matematik Bölümü’nde hocalık yapmış personel işlerinden sorumlu genel müdür yardımcısı Dr. Vural Akışık, mülakat olumlu. “Tamam, Pazartesi başla.” dediler. Yalnız bir sorunum var ve fısıldar gibi: “Şu an master yapıyorum, ben sadece askerliğe kadar çalışacağım, sonrasında bankacılık düşünmüyorum.”dedim. Vural Bey ise şöyle cevap vermişti: “Sana haftada bir gün tezin için izin, askerlikten sonrasını düşünme, başka sektörde bir şirkete geçsen bile bizim bankayla çalışırsın, bu bizim için kayıp sayılmaz”. Bu arada seçilen ilk yirmi kişiden, benim dışımda halen bankacılık yapan kimse kalmadığını da belirteyim…
Bugünün deyimiyle “executive trainee” olduk. İşe alındığım pozisyonun o zamanlar oturmuş bir tanımı yoktu. Bize “uzman yardımcısı” dediler, bir de “Genç Pamukbanklılar” diye bir ad taktılar. Pamukbank’ın bu insan kaynakları modeli çok başarılı oldu, gerçi o zaman “insan kaynakları” tanımı da yoktu, “Personel Müdürlükleri” vardı kuruluşlarda. Zamanla sayımız arttı ve çok iyi yetiştirildik, çünkü yetiştirenler zamanın efsane kadrosu idi: Hüsnü Özyeğin, Vural Akışık, İbrahim Betil, Akın Öngör, Burhan Karaçam, Selçuk Altun… Bu kadro sonra dağıldı ve her biri, başka bankaların başarılı genel müdürü, hatta banka sahibi oldu…
Söz verdiğim gibi askere gidene kadar iki yıl Pamukbank’ta çalıştım. On sekiz aylık askerliğin sonunda Citibank’ta çalışmak üzere tekrar bankacılığa döndüm. Citibank kariyerim sekiz yıl sürdü; yatırım bankacılığında başladım, sonra hazineci oldum. Hazineciler olarak bizler, Merkez Bankasındaki (TCMB) arkadaşlarla beraber, 1982’lerden itibaren bankalar arası piyasaları kurduk, geliştirdik ve birçok genç yetenekli “dealer” bulup sektöre kazandırdık. 1992 yılında, TEB’in hazinesini kurmak üzere Türk Ekonomi Bankasına geçtim ve halen risk ve denetim işlerinden sorumlu Yönetim Kurulu üyesi olarak görevime devam ediyorum.
Bugün bulunduğum yere gelirken, EM olmamın bankacılıkta işimi çok kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Analitik olaylara yatkınlığın yanında, sistemin girdi ve çıktılarını daha kolay ayırarak ve sistemi basitleştirerek, verim artışı ve hataların azaltılması konularında birçok projede olumlu katkılarımız olmuştur. Okulda hocalardan dinlediğimiz ekmek kızartma makinesinin atıl kapasite probleminden yola çıkarak, para ve altın taşıyan zırhlı arabalardaki atıl kapasite problemine olan yaklaşımımız bizi bir anda piyasa lideri yapmıştı ve basit olduğu kadar harika bir EM uygulamasıydı.
Türkiye’de bankacılık eskiden kolaydı ve özel bir eğitimi yoktu. Değişik disiplinlerden seçilmiş olan bizler sağlam matematik, biraz istatistik ve biraz iktisat temelimiz üzerine verilen banka içi eğitimlerle yetiştirildik. Seksenli yıllarda Citibank tarafından gönderildiğim bir yurtdışı eğitiminde, her öğrenci kısa özgeçmiş verirken, aslen bankacılık eğitimi görmeyenin bir tek ben olduğu ortaya çıkınca herkes çok şaşırmıştı ve EM olarak niye orada olduğum müstehzi ifadelerle yadırganmıştı. Derivatif işlemler ve risk yönetimi giderek son derece teknik hale geldi ve EM veya daha da özel istatistikçi veya matematikçi istihdamı artık şart oldu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) bile, geçtiğimiz yıl on tane EM alarak özel bir programa soktu ve geleceğin modern bankacılığına uzman denetici olacak yetenekli elemanları yetiştirmeye başladı.
Geriye dönüp baktığımda, bir EM olarak ne yapacağımı bilmeden bankaya girmiştim ve beni işe alanlar da EM’lerin bankalarda başarılı olup olamayacağını bilmiyordu ama bugün bankaları denetleyen otorite kurum dahi kadrosunu EM’lerle takviye etmeyi tercih etmektedir.
Finans sektöründe benim gibi biraz da şansla öncülük yapan endüstri mühendislerinin açtığı yollarda, bugün bilinçli olarak sektörü tercih eden ve yine bilinçli olarak tercih edilen genç EM’ler kariyerlerine başlıyor. Bu çorbada tuzum olduğu için mutluyum.
İsmail Yanık
İstanbul 1956 doğumlu İsmail Yanık 1979 yılında ODTÜ’den Endüstri Mühendisi olarak mezun oldu, 1982 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden aynı dalda Master derecesini aldı.
1999 yılında da Harvard Business School’dan AMP derecesini aldı. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Ana Bilim dalında Doktorasını tamamladı.
1980-82 tarihleri arasında Pamukbank T.A.Ş.’de uzman, 1984-92 tarihleri arasında Citibank N.A. yatırım bankacılığı ve hazinesinde başkan yardımcılığına kadar uzanan çeşitli görevlerde bulundu. 1992 yılında hazineden sorumlu genel müdür yardımcısı olarak katıldığı TEB A.Ş.’ de ve diğer (TEB Yatırım, TEB Kıymetli Madenler, TEB NV, TEB Sh.A., TEB Cetelem) TEB grup şirketlerinde yönetim kurulu ve denetim komitesi üyeliklerinde bulundu.. TEB A.Ş. yönetim kurulu ve denetim komitesi üyeliğine (2005-2008) atanmadan önce 3 yıl
(2002-2005) Risk Yönetimi ve İç Denetimden sorumlu yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmıştır.
Görevine halen TEB Sh.A. ve TEB Cetelem yönetim kurulu ve TEB N.V. denetim komitesi üyesi olarak devam etmektedir
Türkiye altın piyasasının etkin isimlerinden olan Yanık 1997-05 arasında iki dönem İstanbul Altın Borsası yönetim kurulu üyeliği ve başkan yardımcılığı yapmıştır.
2002-2008 döneminde Risk Yöneticileri derneğinde yönetim kurulu üyesi ve başkan yardımcılığı da yapan Dr. Yanık evli ve iki çocuk (Eren 21, İrem 16) babasıdır.
