İçeriğe geç

Bin Bir Çeşit Endüstri Mühendisliği Hayat Akışından Biri

Kategori: TecrübEM

Önsöz

Hayattaki en zor işlerden biri doğru iletişim kurmaktır. Ana dilleri aynı olan iki insan bile aynı sözcüklerden farklı anlamlar çıkartabilir. Çünkü insanın zihninde anlamı oluşturan şey, sadece sözlükteki anlam değil, bunun ötesinde herkes için farklı olan, geçilen yollardan derlenen birikimlerdir de.  İşte “tecrübeler aktarılamaz” yargısının gerisinde yatan da budur. Bu nedenle başkalarının tecrübelerini okumak, onların geçtiği yolları izlemek, tam da endüstri mühendisliği eğitimi gibi bir şeydir;  tek başına hiçbir işe yaramaz. (“İşe yaramak” sizin için ne demek?) Fakat her ikisi de şunları anlamaya yarar; “seçenekler sandığımızdan çoktur, yaşam çeşitlilik demektir, çeşitliliğin varlığı optimumdan iyidir”. Yeni mezun bir EM’nin aklından şu sorular geçer: “Acaba hemen askere mi gitsem, master’a mı başlasam? MBA bizim de işimize yarar mı? Kamu sınavlarına mı hazırlansam, banka sınavlarına mı? Yurtdışına mı gitsem, Türkiye’de mi iş arasam? Acaba bunlardan hangisi en iyisidir?” İşte benim geldiğim yolda bulabileceğiniz yanıt; bunlardan hangisinin en iyisi olduğu değil, her seçenekten en iyiyi çıkarmanın size, değişecek çevre koşullarına ve rakiplerinize bağlı olduğudur. Sonuç, sürekli birbirlerine geçişen koyuna, keçiye, Abdurahman Çelebi’ye ve meraya bağlıdır.

Lise

1970’lerin sonuna kadar Türkiye’nin sınıf atlama çabası, “okumuş çocuk” olmaktan geçerdi. Ben de geleneğe uyarak ilkokulda parasız yatılı sınavlarına katıldım ve Kadıköy Anadolu Lisesi’ni kazandım. İlk yıl, hazırlıkta, solcu abilerimizin yardımlarıyla, on bir yaşındaki bir çocuğun yatılı okulda yaşayabileceği zorluklarla başetmeye çalıştık. Sonra 12 Eylül oldu ve abilerimizi önce Selimiye Kışlası’na aldılar sonra da ya okuldan attılar ya da Diyarbakır gibi başka Anadolu Liselerine sürdüler. Yalnız kaldık ve öyle büyüdük. Tarikatlar lisemize dadandı. 80’lerin ortalarına doğru sol da yeniden yaşamın içine dönmeye çalışıyordu. Liseye yeni bir müdür geldi ve yatılı öğrenciler içinden, idareye karşı öğrencileri temsil edecek bir öğrenci başkanı seçilmesini istedi. Lisenin tiyatro salonunda yapılan seçimlerde adaylığım önerilince kopan gürültü nedeniyle, müdürün deyimiyle oyları saymaya gerek kalmadan başkan seçildim. Bir yıl geçmeden, bir gece yatakhaneden kaçtığımda, dönüşte beni yakaladı ve başkanlıktan azletti. Son sınıfta nasılsa siyasetle uğraşacağım, bir de iş bulmak için uğraşmayayım diyerek tıp fakültelerine gitmeye karar verdim ve biyoloji sınıfına geçtim. ÖYS sınavı öncesi gece evlerinde kaldığım arkadaşımın tıp fakültesinde okuyan abisinin ısrarını, (matematik okumadığım için nasılsa kazanamam düşüncesiyle) kırmak istemedim ve üst sıralara Boğaziçi ve ODTÜ’nün mühendisliklerini yazdım. Böylece ODTÜ’lü ve endüstri mühendisi oldum.

ODTÜ

Hayatımda Ankara’ya ilk kez 1986’da ODTÜ’ye kayıt olmak için geldim. Ankara, hele İstanbul’dan sonra, sevimsiz bir kenttir ama ODTÜ tek başına bir insanı Ankaralı yapabilir. Daha önce ODTÜ’nün ÖTK geleneğini sürdürmek için bazı öğrenciler ODTÜ Öğrenci Derneğini kurmuştu, üye oldum. Dernek içindeki bir grup Katılım adıyla bir dergi çıkarmak üzereydi, bu dergi çalışmalarına katıldım. Yazılarımı çoğunlukla takma adlarla, tartışmalar kızıştıkça da kendi adımla yayınladım. Dergi mali, idari, adli her türden baskı sonucunda sık sık kapanıyordu ama Aziz Nesin’lerin Marko Paşa’sı gibi, yeni adlarla yeniden çıkıyordu; önce Katılım, sonra Yeni Katılım, daha sonra da Demokratik Katılım oldu. Üçüncü sınıfın ilk döneminde dernek seçimlerini kazandık ve dernek başkanı oldum. Dernek binasını Sıhhıye’deki izbe yerinden MM önündeki eski ÖTK binasına taşıdık, yemekhanede bir panomuz oldu, 80 sonrasının ilk stat  konserlerini düzenledik, dernek gazetesini ilk kez yayınlamaya başladık. Bu gibi yollarla dernek kitleselleşmeye başladı. Bunun bedelini de arkadaşlarımla birlikte DAL’da ödedik. Hesabın geri kalan kısmını da ben Ulucanlar’da kapattım. Bu arada ODTÜ’nün 80 sonrası en büyük eylemi oldu. Üçüncü sınıfın ikinci döneminde hiç okula gitmeden bölümü üç buçuk yılda bitirebilmem, bazı sınıf arkadaşlarımın hiçbir zaman unutamayacağım destekleri ve hocalarımın tüm dersler için yazın telafi hakkı vermeleriyle mümkün oldu.

Son sınıfta Erol Hoca’dan “Yerel Yönetimler” dersi aldık. Derste Murat Karayalçın’ın danışmanı, bölüm mezunu Yüksel Türkili ile tanıştık.

Kamu

Sınıftan önce dört, sonra dokuz arkadaş, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde Yüksel Türkili’ne bağlı olarak işe başladık. Başkanlık Bürosu adıyla, siyasi, ekonomik ve teknik konularda Başkan’a “karar destek sistemi” hizmeti veriyorduk. Ankara Metrosu, Ankaray, kanalizasyon, su ve doğalgaz projeleri, Çayyolu gibi yeni yerleşim alanları, Dikmen Vadisi gibi rekreasyon ve gecekondu önleme projeleri, yeniden yapılanma, bilgi teknolojileri, dijital haritalama gibi kenti değiştiren büyük projelerin, finansman ve proje yönetimi işlerini yürüttük. Bu arada Ankara milletvekili İbrahim Tez ile tanışıp onun siyasi işlerine de yardımcı olmaya başladım. 91 seçimlerinden sonra, DYP- SHP koalisyonu kuruldu ve İbrahim Tez, Denizcilikten Sorumlu Devlet Bakanı oldu. Ben de ona danışmanlık yapmak üzere Başbakanlık Müşavirliğine atandım. Böylece okulu bitirdikten iki yıl sonra, yirmi dört yaşında üçlü kararnameyle birinci derece devlet memurluğuna atanan yeşil pasaportlu biri olmuştum, ama yine de pasaportumu almaya emniyete kendim gidememiştim. O yıllarda Türkiye’nin ve Bakanlar Kurulu’nun gündemine giren tüm konularda siyasi; denizcilik konusunda ise teknik işler yaptım. Denizlicilik Müsteşarlığı’nı kurduk. Gemi inşaa ve söküm yerlerinin planlanması, Türk bayraklı gemilerin vergi cennetlerine kaçışını engellemek için düzenlemeler yapılması, Montrö koşullarını lehimize esnetebilmek için Boğazlar Gemi Trafik Sistemi’nin BM’ye bağlı IMO’da Yunan ve Rus delegelere karşı savunulması, Karadeniz’de Ruslarla sivil gemi haberleşme protokollerinin imzalanması, denizcilikle ilgili STÖ’lerin, kamu ve birbirleriyle olan ilişkilerinin düzenlenmesi gibi pek çok konuda çalıştım.

Hükümette bakanlar değişince, askere gittim. Önce kuradan Ankara Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda bilgisayarcılık geldi, şaşırdım ve içimden “Türkiye artık demokratikleşiyor galiba” dedim ama üç gün sonra apar topar Uğur Mumcu’nun askerlik yaptığı yere gönderildim. Dönüşümde hükümet değişmişti, kızakta beklemek ve bankamatik memurluğu yapmak için çok gençtim, istifa ettim.

Hayır, sadece bu öznel tecrübeden değil, iş yaşamında ve siyasette gördüğüm başka pek çok örnekten de biliyorum ki başarılarda ve başarısızlıklarda, yeteneklerinizle şansın payını doğru ayırabilmek çok önemlidir.

Özel Sektör

Çocukluğundan beri kendini hep siyaset ve kamu hizmeti için hazırlamış olan benim için, başlangıçta hep geçici olduğunu sandığım, ama birlikte olduğum ekiple sürekli seçim kaybede kaybede uzadıkça uzayan özel sektör dönemi böyle başladı. Böylece kamuda üst düzey görevlerle başlayan kariyerim, mezun olduktan altı yıl sonra özel sektörde sıfırdan başlayarak sürdü ve “v” şeklini aldı. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama belediyecilikte ve denizcilikte kamu otoritesini temsil ettiğim dönemde, masamın karşısına gelen şirketlerle ne öncesinde, ne sonrasında iş ilişkisinde bulunmadım.

Bölümün diplomasını kullanma vakti gelmişti ve bu sayede hem sektörlerinin en büyükleri arasında olan yazılım, otomobil, mobil iletişim/elektronik ve inşaat/mühendislik firmalarında, hem de KOBİ’lerde çalıştım. Buralarda zaman etüdü, üretim planlama, stok yönetimi, teklif, mali kontrol, bütçe ve planlama, finansman, maliyet muhasebesi, proje yönetimi ve ERP gibi işler yaptım. Bunların arasında girişimci bir arkadaşımın ısrarıyla ve onunla birlikte bir dönem kendi işimizi yürütmeyi de denedim. Hem bana uygun değildi, hem de 2001 krizine denk geldi, profesyonelliğe geri döndüm.

İş Yaşamında Dikkatimi Çekenler

Sadakat ve sebat her şeyin önündedir. Bu nedenle çok iş ve sektör değiştirmek iyi değildir.

İş yaşamı kompartmantalize edilmiştir (kör olası iş bölümü). Büyük işyerlerinde herkes “bir şeyci” olarak işe başlar, yıllarca sebat gösterirse oradan yükselir ama hep “o şeyci” olarak kalır. İyi niyetli ya da kopyacılıktan denenen şirket içi rotasyon gibi çabalar sonuçsuz kalır. Ne yöneticiler ne de çalışanlar, oradan oraya dolaşılmasına iyi gözle bakmaz; iş değiştirmek de hoş karşılanmadığından, zamanla tek kanaldan yetişmiş ama güvenilir ve “eh artık haketti” denilen insanlar yönetici yapılır. İşte bu “inbreeding” sorunundan beslenen mediokrasi, bana göre iş yaşamının en büyük sorunudur. Küçük şirketlerde bu sorun yoktur, herkes her şeyi yapar, ancak oralarda da “turn-over” yüksektir ve yine bir bütüncül sistem yeşermez.

Tek kanaldan yetişen kişiler, yönetici olduklarında, doğal olarak, hiç bilmedikleri konularda karar almak zorunda kalır. Bazen görüş bildiren astlarından kimin hangi konuda yetkin ve bilgili olduğunun da ayırdına varamazlar ve söyleyenin şirketteki eskiliğine, yaşına, boyuna, kravatına bakarak ya da söylenenin ne kadar az rahatsız edici olduğuna bakarak karar verirler.

Aynı şekilde, iş yaşamında başkalarına nasıl davranırsanız, siz o’sunuzdur. “Tevazu gösterme, gerçek sanırlar” sözü doğrudur. Tavırlarınız, endamınız, konuşmanız,  giyim ve kuşamınız, ilişkileriniz, sosyal yaşamınız, arabanız, saatiniz çok önemlidir.

İş hayatında gereken bilgileri ben iki gruba ayırırım. Biri tamamen o işe özgü bilgiler (işin ait olduğu departmana, şirkete, sektöre, bölgeye, ülkeye, yıllara bağlı), diğeri bunların hepsinden bağımsız olan evrensel bilgiler. İşte endüstri mühendisliği ikinci grubun mesleği ve eğitimidir, ancak piyasanın aradığı ve ücret ödediği ise birinci gruptur. Çünkü her seviyeden çalışan, “inbreeding”  yüzünden sadece o bilgiler içinde yetişmiştir ve “o birinci gruptan bildiklerinin, bilinmesi gerekenlerin hepsi olduğunu, bunu bilen kendisinin her şeyi bildiğini, bunları bilmeyenlerin de hiçbir şey bilmediğini” düşünür. Eğer bilmediği bir şey varsa da, ya detaydır ya da önemsiz. Örneğin ERP çalışmalarında, “sistemin bütünü dikkate alınmadan yapılan hiçbir alt sistem tasarımı başarılı olamaz” gibi, ikinci gruptan bilgiler kulaklarına geldiğinde, “yağ yağ yağmur, teknede hamur” gibi bir şey söyleniyor sanırlar. Bu nedenle aynı işyerindeki farklı departmanların bile birbirleriyle anlaşması zor olur. Toplantılar körlerin fili tarif etmesine döner.

Bu kanalların sadece birinden geldiği için de diğer kanallardaki astlarının işlerini ve yeterliliklerini anlamakta ve kontrol etmekte zorlanan yöneticiler, bu kontrolü zaman üzerinden yapmaya çalışır. Yoğun fazla mesailerin ve mesai saatindeki titizliğin nedeni de budur. Bu nedenle bana göre, “bir kişinin ne bildiğinden ziyade, neyi bilmediğini bilmesi” çok daha önemlidir.

Siyasette olduğu gibi, iş hayatında da güç kavgalarından ve kamplaşmalardan uzak durmak zordur. Mecburen bir trene binersiniz ve onun gittiği yere kadar gidersiniz. Yeteneğiniz size o trende iyi bir mevki sağlar, ondan daha öteye gitmenizi değil.

Hiçbir şey bilmedikleri konularda tereddütsüz karar verebilenlere “üst düzey yönetici” deniyor. Bizim evde biri sekiz, diğeri benim yaşımda olmak üzere bunlardan iki tane var.

Yöneticiler her şeyi bilirler ama yapacak zamanları yoktur; bu nedenle, işleri onların söylediği gibi yapacak, ama bekledikleri sonuç ortaya çıkmayınca, sorumluluğu da yükleyebilecekleri çalışan ararlar. Herkes düpedüz bunu istediği halde, şimdiye kadar sadece bir kişiden bunu duydum, “Ben elemanın zeki, ahlaklı ve çalışkan olanını değil, zekasını, çalışkanlığını ve ahlakını benim için kullananını severim.” İş yaşamındaki her şey, zeki bir gencin en fazla beş yılda öğrenebileceği kadardır. Oysa çalışma hayatı daha uzun, kalan zamanda ne yapacaklar? Kötü örnekler, arkadan gelenlerin yetişme sürecini çeşitli yollarla engellemeye/uzatmaya çalışır. İşte en temel sorunlardan biri de budur; yani yaşlı yöneticilerle beklenti içindeki gençlerin nasıl uyumlaştırılacağıdır. Bunu doğru çözemeyen şirketlerde, bilgi gizleme, küçümseme, yetenekli gençleri kaçırma, verimsizlik gibi “mobbing” türleri kaçınılmazdır. Benim de, bir kişide, altımda (ya da üstümde) çalışması, ya da iş arkadaşım olabilmesi için aradığım tek özellik “yeteneklerinin hırsının üzerinde olmasıdır”.

Tek kanaldan gelen bir yöneticinin, eksikliklerini kapatabilmesi için en iyi şansı iyi bir insan olmasıdır. Tevazu içinde (hala kaldıysa) dinlemeyi ve öğrenmeyi sürdürecek bir kişilik, en büyük şansı olur. Olumlu kişilik özellikleri, yetenek ve çalışkanlıktan daha fazla lazımdır yöneticilikte. O zaman geçekten çok sayıda astın yeteneği ve çalışkanlığı onlar için çalışır.

Bilmek hiçbir şeydir, her şey yapmaktır. Bu nedenle iş yaşamında okuldaki gibi 60 puanlık sorular olmaz. O iş yerinde yıllarca çözülmemiş, siz olmasanız daha yıllarca da çözülmeyecek ve bu nedenle de dolaylı olarak milyonlarca para kaybedilen bir sorunu üç ayda çözseniz, sadece üç aylık “herhangi bir iş” yapmış olursunuz. Ölçme değerlendirme sistemleri bankacılık hariç, hiçbir yerde doğru çalışmaz.

Endüstri mühendisliği genel kabul görmüş tanımlı bir “iş” değildir, bir meslek olduğundan da şüpheliyim. Söylemeye dilim varmıyor ama endüstri mühendisliği “yöneticiliktir”. Çünkü kendi başına bir iş yapmadığı gibi, başkalarının işini nasıl yapması gerektiğine de karışır ve ancak bir iş yerindeki bütün iş parçalarına, onların birbirleriyle ilişkilerine, bütün içindeki konumlarına vs. müdahale edebiliyorsa mesleğinin ruhuna uygun icra ediyordur. Bu da bildiğiniz gibi, yöneticinin işidir. Ne yönetici/patron ne de iş parçalarının asli sahibi meslekler, doğal olarak buna izin vermeyeceğinden, mezuniyetten yönetici olana kadar geçen süre “null and void” olup, sancılıdır. Eğitim ile yapılan işin uyumsuzluğunun eleştirileriyle geçer. Bu süreci mecburen ya bize yakıştırılan parçalardan biriyle (üretim planlama, stok kontrol, kalite vb.), ya da parçalardan birisindeki asli meslek sahiplerinden olan birinin yanında çırak olarak geçirmek gerekir.

Her sektörün asli sahibi olan bir meslek/bölüm vardır. Herkes kendi sektöründe şanslı, diğerlerinin sektöründe şanssızdır (otomobil fabrikasında bakım onarımcı bir elektrik mühendisi gibi). Endüstri mühendisliği, kendi sektörü de olmadığından her yerde şanssızdır. Genel Kurmay Başkanı satınalmacı ya da hukukçu albaydan değil, muharip sınıftan olur. Ana sektörlerde endüstri mühendisliğine biçilen roller, genellikle destek hizmetleridir. Bu yüzden en tepeye çıkan endüstri mühendisi görece azdır. Bunlardan biri olan bir sınıf arkadaşım, gazeteye verdiği mülakatta, “Bu şirkete altı yıl önce, bir iş ilanına başvurarak girdim.” diyordu. Belki de neden budur; pek çokları gibi, ben de henüz bu süreyi hiç denemedim. Bana soranlara, üniversiteden sonra babasının işyerinde yöneticilik yapmayacaksa, düz bir bölüm okumalarını tavsiye ediyorum. Bu aşamayı geçmiş olanlar için önerimse bankacılık. Çünkü orada herkesle birlikte “esas işi” yapma şansı var. Tabii her sektör gibi, bankacılığın da esas işinde subay ve astsubay sınıfları var. Buna da dikkat etmek gerek.

Bütün bu söylediklerimin sonucunda, genellikle şirketlerde olan bitenin bütününü kavrayan kimse de yoktur. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen, işler tıkır tıkır yürür. Çünkü şirketlerin çoğu “bire dört” şirketlerdir. Bire dört işleri de patronlar şirketlere getirir. Bu nedenle çalışanların iyi olanı ile kötü olanı arasında ya da yapılan işlerin doğru yapılması ile yanlış yapılması arasında bir fark olmaz. İşten ayrılmalarda “kimsenin yeri doldurulamaz değildir” denmesinin nedeni de budur. İlk bakışta bilgisayarlar, makineler, cihazlar kendi kendilerine işleri yapmadığına göre, “insan”ın bu kadar “insignificant” addedilmesi yanlış gibi görünür, oysa işte bu nedenle doğrudur. Çünkü şirketler parayı çalışanların yeteneğinden, ya da işlerin doğru yapılmasından kazanmaz. Patronların bulduğu bire dört işleri yürütmek için de yüzde birlik dilimde olmak gerekmez; bu nedenle bu özelliğinizi satmaya çalışmayın.

Genellikle patronlar da “bire dört” zamanlarda, bu nedenle değil de, çok yetenekli ve çalışkan oldukları için para kazandıklarını düşünürler. Doğru ölçme de yapamadıklarından, bire dört işler çevre şartlarının değişmesiyle “bire bir buçuk” işlere döndüğünde, bunun farkına bile varamazlar ve batarlar. Aslında sonsuza kadar bire dört işler bulabilseler, gerçekten de doğru ya da yanlış ölçmemenin hiçbir önemi olmayacaktır.

Ülkemizdeki  girişimci profili de batıdaki mucit örneklerine benzemez. Endüstri mühendisliğinin teknikleriyle bizde yapılacak tüm girişim fizibiliteleri, baştan “infeasible” çıkar. Girişimci olmak için girişmeden önce cesaret ve cehalet, giriştikten sonra da dirayet lazımdır. Bu nedenle ben, bizdekilere girişimci değil, “girişmeci” derim. Kavgada yumruk, girişmede fizibilite aranmaz, Allah ne verdiyse girişirler. Tutarsa ne ala, gazetelerden şansıyla değil de beceri ve çalışkanlığıyla nasıl başarılı bir iş adamı olduğunun hikayelerini okursunuz; “Sultanhamam’da geceleri sırtında çuvalla kumaş taşımıştır, şirketi ilk kurduklarında bir sobaları bile yoktur…”  Tutmazsa, zararı birilerine yüklemek için dirayet gerekir, haberiniz bile olmaz, ya işçilerin parasını, ya SSK ve vergi borcunu ya da kamu bankalarına krediyi geri ödemezler. Vakit geçince tekrar denerler. Siz hiçbir fizibilitede bunları dikkate almazsınız ama devlet sürekli vergi, stok ve SSK affı çıkarır ve Türk girişmecisi bunu doğuştan bilir.

Şimdi ne iş yaptığımı merak eden varsa; tahmil tahliye işleriyle uğraşıyorum, şirketin rakamları ve kavramları üzerindeki eski anlamları indirip (herkesin aynı şeyi anlayacağı) yenilerini yüklüyorum.

Murat Deniz

MuratDeniz400

Kadıköy Anadolu Lisesinden sonra girdiği ODTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünden 1993’te masterini tamamlayarak mezun oldu. 1990-1992 arası Ankara Büyükşehir Belediyesinde Başkanlık Bürosu Mühendisi, 1992-1996 Başbakanlık’ta Başbakanlık Danışmanı, 1996-1997 TOFAS’ta Endüstri Mühendisi, 1997-1998 Başarı Elektronik’te Lojistik Şefi, 1998-2002 Havelsan’da Mali Planlama, Kontrol ve Raporlama (Bütçe) Şefi, 2002-2003 Teknokonut’ta Genel Koordinatör, 2003-2004 Göksu Elektrik’te Genel Koordinatör, 2004’ten beri GAMA’da Bütçe ve ERP Müdürü çalışmaktadır.

Uzmanlık Alanları:

  • Mali Yönetim ve Kontrol
  • ERP
  • Proje Yönetimi
  • Finansal Yönetim
  • Stok Kontrol ve Üretim Planlama
  • Organizasyon Tasarımı ve Yeniden Yapılanma
  • Sosyal Faaliyetleri:
  • Kadıköy Anadolu Lisesi Yatılı Öğrenciler Başkanlığı
  • ODTÜ-ÖD Başkanlığı
  • ODTÜ Demokratik Katılım Dergisi Yönetici ve Yazarlığı

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın