İçeriğe geç

Venüs Yıldızı

Kategori: TecrübEM

Deniz kenarındaki şehirlerimizden birinde, yanlış hatırlamıyorsam Antalya Konyaaltı’da, bir kır lokantasındayım. Gece, yıldızlarla dolu bir gök yüzü var.

Benim masanın sol tarafındaki ağacın altında oturuyorum, ağacın solunda bir masa daha var. Yemeği güzel deniz ürünleriyle yarılamışken, diğer masaya bir erkek ve iki genç kadından oluşan bir grup geldi; yaşlar otuz- otuz beş civarı. Erkek kravatlı, takım elbiseli, kadınlar güzel giyimli; hafiften resmi bir hava var. Erkek masada benimle aynı tarafa hanımlar ise karşısına oturdu. Siparişlerini verdiler…

O yaz sıcağında, adamcağız ceket ve kravatla oturdu; yemekleri geldi, yemeğe başladılar, bir yandan da sohbet ediyorlar. Anladım ki adamın hanımlardan birine özel bir ilgisi var, bariz bir şekilde kur yapılmakta. Buna maruz kalan hanım da durumdan hiç şikayetçi değil. Yanında oturan diğer hanım ise belli ki katalizör görevi görmekte. Yemekler yendi, rakılar içildi, ortalığı fazlaca sulandırmadan gülündü. Ama o ceket çıkmadı, kravat gevşemedi.

Doğal olarak yemeğin ağırlığı çökünce, bir müddet sonra sol tarafta bir sessizlik oldu; bir saate yakın kulağıma çalınan sesler hafifleyip kesilince dikkatimi çekti. Mesleki alışkanlık da var, etrafta olup biten otomatik olarak bir biçimde bana geliyor.

Sol masada oturan üç insan şöyle bir gerindiler kibar kibar, başlarını havaya kaldırıp nefes aldılar. Kur yapılan genç kadın:

“Ne güzel, yıldız dolu bir gökyüzü!” dedi. Erkek de onun baktığı yöne baktı.

“Evet, çok hoş.”

“Şuradaki yıldız hele harika görünüyor, ne kadar parlak öyle!”

Ben o sırada su içmeye davranmıştım. Gayrı ihtiyari bardak ağzımda, başımı çaktırmadan o yöne çevirdim. Yıldızlardan anlarım biraz, dalların arasından görebilir miyim diye merak ettim. Adamın sesini duydum:

“Yaa, evet, çok parlak. Venüs yıldızı o!”

Cevabı alan kadın bir anda sessiz kaldı, ağzı açık bir o “yıldız”a, bir adama bakakaldı, diğer kadın da öyle. Adam yıldızları biliyor!…Yıldızları bilen adam, biraz daha ahkam kesmeye devam etti ama onları duyamadım. Çünkü ben o sırada  ağzımdaki suyu püskürtmemek ve boğazıma kaçmasını engellemekle uğraşıyordum. Üçü, adamın yıldızlar hakkındaki bilgisinden büyülenmiş, derin mevzulara dalıp gitmişlerdi.

Ancak görünen Venüs değil, uluslararası uzay istasyonuydu!

Venüs bir yıldız değil, güneş sisteminde kendi halinde bir gezegen! (halk arasında çolpan veya çoban yıldızı, akşam yıldızı, sabah yıldızı da denir) Venüs geceleri görünmez. Güneş doğmadan önce doğu yönünde ve battıktan sonra, hava kararıncaya kadar batı yönünde bilen gözlere görünür. Göründüğü sırada çok parlaktır.

İşte, Türkiyedeki işler de böyledir. İşler böyle yapılır, şirketler böyle yönetilir ve böyle konuşmalar yapılır, bazıları da onlara ağzı açık bakar.

Şimdi doğal olarak itirazlar gelecektir, ama şu şirket böyle, bu şirket şöyle diye… Belirttiğim gibi olmayan kuruluşlar veya olmadığını düşündüğü yerlerde çalışanlar olabilir. Burada bir genelleme söz konusu. Bilmeden ve nesnel kanıtlara dayanmadan yapılan genellemeler tehlikeli olabilir.

1979 sonunda güç bela okulu bitirince, bizden bir sınıf büyük bir arkadaşın sayesinde, kendimi Ankara Belediyesinde buldum. 12 Eylül 1980’den sonra altı, yedi ay orada çalıştım. Gerçekten çalıştım mı? Bilmiyorum. Ne öğrendim? Onu da bilmiyorum. Zaman kaybettim mi?  Evet. Zamanımı boşa harcadım mı? Sanırım. Şimdi bunu hala üzüntüyle anmakta mıyım? Sanırım. Ankara Belediyesine balıklama atlayışımın nedeni, o zamanlar bir Endüstri Mühendisinin Ankara’da iş bulma şansının çok düşük olması ve o yıllarda Belediye Başkanı olan rahmetli Ali Dinçer.  Bırakın Ankara’yı, Türkiye’de bile bilinen bir şey değildik! Okul bitti, para lazım, hazır iş, daha ne olsun!  Ancak bu, kaybedilen zamanı telafi edecek bir iş değilmiş! Bu ilk işim bana, yeni mezun bir mühendisin yapacağı en büyük hatalardan birinin bir şey öğrenemeyeceği bir işte zaman kaybetmesi olduğunu öğretti. (Ama yıllar sonra!)

Meşhur 12 Eylülden altı yedi ay sonra kendimi Bilecik Bozüyük’te bir fabrikaya attım.

Bu fabrika, zamanının dev bir tekstil kuruluşuydu. EM aranıyormuş; Eskişehir yakınlarında bir yer. Benimle planlama şefi bir tekstil mühendisi arkadaş görüştü.  Görüşme sırasında şu malum soru geldi, o sıralarda bu soruyu duymayan EM olmamıştır sanırım: “Siz ne iş yaparsınız?”   Çok can sıkıcı bir durum, EM aranıyor ve EM gelince de ne iş yaptığı soruluyor, üstelik bu gelen EM, sadece Ankara Belediyesinde yol ve asfalt şantiyelerinde çalışmış biri. Ee biz çok şey yaparız, envanter kontrol, fabrika yerleşim, iş gücü planlama, MIS, vs. vs. Ama karşımdaki arkadaşın, ben bunları söyledikçe sanki Japonca konuşuyormuşum gibi bakmaya başladığını farkedince: “Biz planlamacıyız”, dedim, “üretim planlama, stok kontrol vs…” Ortam biraz rahatladı, sonunda anlaştık ve işe alındım.

Ondan sonraki sekiz ay boyunca, dokumasız halı, baskı, apre, iplik vb. üretim süreçlerini kendi çabamla öğrenmenin dışında da başka bir şey yapmadım. O zamanlar doğal olarak bilgisayar vs. olmadığından, üretim planlama ve stok kontrol için bazı yöntemleri yazarak ortaya koymayı becerdim. Kısa dönem askerlikten sonra sentetik elyaf işletmesinin başına şef  olarak atandım. Bu şirkette geçirdiğim dört buçuk yıl boyunca, sürekli “Hayır o Venüs değil, zaten Venüs de yıldız değil!” diye yırtınmakta olduğumu farketmem yıllarımı aldı. Burada geçirdiğim süre içinde tekstil boyama, elyaf çekme, iplik, dokuma vb. üretim süreçlerini kendi çabamla öğrendim. Yönetim tekniklerine ilişkin olarak öğrendiğim ise kocaman bir sıfırdı.

1990 yılında, kulakları çınlasın, Arçelik’in Eskişehir buzdolabı fabrikasında Üretim Mühendisliği Şefi olan sınıf arkadaşım Raif Eşkinat’ın da desteğiyle kapağı Arçelik’e attım. Burada yedi sekiz ay kadar gene planlama mühendisi olarak üretimde çalışarak, buzdolabı nasıl üretiliri gördükten sonra beni pat diye Üretim Mühendisliği Şefliğine getiriverdiler.  Bir iki ay geçmeden, beni yeni yatırım projesi ekibinin üyesi olarak Genel Müdürlük’te Üretim Mühendisliği Müdürü olan ağabeyimiz Celi Harsa ile birlikte ABD’ne göndereceklerini söylediler. Bu durum bana bildirildiğinde ben gayet saf itiraz ettim. Ne bilirim ben yatırım falan? Tekstilden gelmişim, üretim sürecine henüz tam hakim değilim, gak- guk falan dedim ama artık müdürüm olan Raif Eşkinat, o işin Üretim Mühendisliğine ait olduğunu ve gitmek durumunda olduğumu söyledi. Oysa bal gibi benim daha acemi olduğumu ileri sürüp kendi gidebilirdi! Ancak sonradan sistemin buna müsait olmadığını anladım. Seyahatten sonra Arçelik’te geçirdiğim dört yıl benim için ikinci bir üniversite gibi oldu.

Okul bittikten sonra altı yıl boyunca kullanmadığım, neredeyse unutulmaya yüz tutan tüm bilgilerimi kullanmak, hatırlamak için dönüp kitaplarımı karıştırmak durumunda kaldım. Sistem ile o zamanki yöneticilerimden Buzdolabı İşletmesi Teknik Müdürü Raif ve İşletme Müdürümüz Taşer Orbay (bizden dört yıl büyük ODTÜ Makine mezunu), beni buna adım adım ittiler, takıldığım yerde yol gösterdiler, hatalarımı gösterip düzeltmeme olanağı verdiler. Ekibimle birlikte, iş gücü dengelemesinden tutun da makinelerin tadilatına, yeni üretim ekipmanlarının tasarlanmasından, imalatının kontrolüne ve idame yatırımlarının izlenmesine kadar dalmadığım iş kalmadı.

Bir mühendisin yöneticileri tarafından sürekli olarak izlenmesi, yetiştirilmesi, eğitilmesi iş yaşamında çok önemlidir. İyi bir mühendisin ve yöneticinin en önemli görevleri arasında  personelini yetiştirmek yatar. Ancak burada bir ön şart var, yöneticinin de iyi yetişmiş olması gerekir ki bu da bizi doğrudan sisteme götürmektedir.

STFA’nın kurucusu rahmetli Sezai Türkeş’in şantiye yönetimine ilişkin kitabından bir cümleyi anımsıyorum. Cümledeki kaba tabir aynen Sezai Türkeş’e aittir. Rahmetlinin canı ne kadar yanmış olmalı ki insanların dikkatini böyle çekmek istemiş. Tam olarak anımsayamasam da şantiye mühendisine şuna benzer bir şey diyordu: “Sahada metre ile ölçü alındığı zaman, kendin mutlaka kontrol et. Çünkü metrenin öbür (serbest) ucunu tutan eşek (artık bu her kimse? .S.A) bunu  mutlaka yanlış yere koyacaktır.”

İşte biz buna “izleme” diyoruz. İzlemenin olmadığı yerde insan yetiştirme olamaz. Yönetici, izlemek ve izlediğini de hissettirmek durumundadır.

Eskişehir’in o zamanki tozundan bunalıp da 1990 yılında İzmir’e geldiğim zaman, bu sefer gene bir beyaz eşya tesisinde müdür oldum. Arçelik’ten üzülerek ama bilerek ve isteyerek ayrılmıştım..

Bu yeni işyerim de bana bir şey vermekten ziyade, benden almış ve ben kendi kendimi yetiştirmek için uğraşmıştım. Görevimle ilgili olarak firma dışı kaynaklardan beslenmeye çalışırken, kendimi birden kendime de yatırım yapar olarak buldum.  İzmirdeki bu firmada adam yetiştirmek gibi bir anlayış yoktu ve bu benim için tam bir şok oldu. Bu şoku atlatabilmek için iyice firma dışına taşarak, kendi yetiştirme sürecimi aksatmama derdine düştüm. İyi ki de öyle yapmışım.

1994 yılına geldiğimizde iş yaşamımda duyduğum sıkıntı had safhadaydı. 1990’dan itibaren kendimi kalite yönetimi ve giderek yönetim bilimi dünyasının içinde buldum. Kalite Derneğinin kuruluş çalışmalarına başından itibaren katıldım. Derneğin o zamanki Genel Sekreteri Selim Güven ile dernek çalışmalarına Arçelik’ten katılarak destek veren Bahadır Akın (EM 76) ile tanıştım. Bu iki ismin meslek hayatımda önemli yeri vardır. Dernekten gelen destekle Kalite Yönetimine ilişkin kitaplar yazdım ve dernek adına eğitimler vermeye başladım. TÜSİAD- KALDER tarafından başlatılan Kalite Ödülü programının kuruluşuna katıldım. Ama ne hikmetse, tüm bunlar çalıştığım firmanın ve yöneticilerinin umurunda olmadı! Kişisel çatışmalar ve yönetimin umursamazlığı, edinmiş olduklarımı firmaya yansıtma çabalarıma engelliyordu. Bazıları için Venüs, geceleri yıldız olarak gökte parlamaya devam ediyordu.

Bir firmanın çalışanına yatırım yapmaması, iyileştirme çalışmalarını bir biçimde engellemesi, doğrulardan uzak olması iş yaşamında kabul edilebilir bir şey değildir.

Peki o zaman böyle firmalar nasıl ayakta kalıyor?  Bu örneklerden çok var; o da ayrı bir konu.

1995 başında, uluslararası bir gözetim ve belgelendirme kuruluşu beni çağırdı ve onların Ege bölgesi yöneticisi oldum. Ve Arçelik’teki durum burada da çıktı karşıma. Firma sana yatırım yapıyor, seni aralıksız eğitiyor (hem eğitim programları ile hem de çalışan sistemi hakkında…), elinden tutuyor, bunu gösteriyor; gideceğin yeri görüyorsun, izleniyorsun, geri besleme alıyorsun. Üstelik bu yapılan yatırım, 1990 yılından bu yana kendime yaptığım yatırımın devamı niteliğindeydi. Bu bilerek ve isteyerek yaptığım isabetli bir mesleki seçimiydi.

1999 başında son firmanın bana gelecek için biçtiği rol ile benim 1990’dan beri kendime biçtiğim rol çelişmeye başlayınca, el sıkışıp ayrıldım ve kendi işimi kurdum. Oysa firmanınki de tercih edilebilir bir roldü; ya genel müdür ya da yurt dışı ofislerden birine atama vs. vs …

İş yaşamında kendinize biçtiğiniz rol ile firmanın biçtiği rol (ne kadar iyi olursa olsun) çelişir duruma düşerse, çok dikkatli olmanız gerekir. Firmanızın size biçtiği rol, sizin kendiniz için çizdiğiniz çizgide de yürümenize olanak sağlamayacaksa ileride mutsuzluk kaçınılmaz olacaktır. Kendi çizginizden vazgeçip de firmanın (yani başkalarının) çizgisini benimsediğinizde, ileride kazaen o çizgide de sapmalar olursa ne olacaktır?  Kendi çizginiz kendi ellerinizde, firmanın çizgisi değil…

Bu problemle başedebilmek için, meslek hayatımızın ilk başından çizeceğimiz yolu belirlemek durumundayız. Ancak bu yol asla tek hatlı değildir. Özel yaşamımız, iş yaşamımız ve kişisel yaşamımız üst üste binmiş durumdadır, mesele bunları ayrı ayrı ve bir bütün olarak ele alıp yönetebilmek, etkileşimlerinden maksimum yararı sağlamaktır. İşte o zaman, iş yaşamında size biçilmeye çalışılan rol ile çeliştiğinizde doğru kararı verecek gücünüz olacaktır.

Arçelik’te başlayan süreç olmasaydı, bu süreci devam ettirmeseydim ve son işim bu sürece önemli katkıda bulunmasaydı, bugün kendi krallığımı ilan etmiş olamazdım. Bu arada kendi krallığını ilan etmiş olmak için mutlaka kendi işini kurmuş olmak da şart değildir. Ama ben kurdum, 1999 yılından bu yana kendi işimi severek, didinerek yapmaktayım.

Aşağıda yazdıklarım, yirmi sekiz yıllık iş hayatımda yaşadıklarımdan süzülenlerdir. Bunları önemsemenizi diliyorum. Çünkü Türkiye’de genel durum bunun tersine yakındır. Onun için uluslararası uzay istasyonuna Venüs yıldızı denmekte ve bu da doğru olarak yutulmaktadır. Onun için Türkiye’de kuruluşların çoğu hala kafa göz yararak yönetilmektedir.

  1. Size bir şeyler vermeyen işletmelerden en kısa zamanda kaçın. Çalıştığınız yerde meslektaşlarınızdan, yöneticilerinizden sürekli bir şeyler öğrenmek durumunda olmalısınız.
  2. Firma size yatırım yapıyor olmalı.
  3. İçine kapalı bir firmada iseniz, ya oradan çıkın ya da dışa açılması için çabalayın.
  4. Kendi kendinize mutlaka yatırım yapın, firmanız yapsın veya yapmasın.
  5. Kendinize yaptığınız yatırım ile firmanızın size yaptığı yatırım bir şekilde örtüşmelidir. Aksi takdirde her iki taraf da mutsuz olur.
  6. ODTÜ mezunu ve EM olmanın avantajları vardır, ama iş yaşamındaki güç yalnızca iyi bir diplomadan değil, uygulamalardan edinilen bilgiden doğar. Doğru yöntemleri ve bilgiyi arayın ve bulun. Bulunan “doğru” yöntem ve bilginin doğruluğunu da değişik kaynak ve uygulamalardan doğrulayın.
  7. “Bana göre…” demeyin. Bilimsellikte “bana göre” yoktur. Sizin “bana göre”nize karşı hep başka “bana göre”ler olacaktır.
  8. Düşüncelerinizi, önerilerinizi, raporlarınızı, konuşmalarınızı (sunduğunuz veya yaptığınız her ne ise) nesnel olarak ifade edin.
  9. Çalıştığınız kuruluş neresi olursa olsun, bilimsel yöntemlerle çalışmak durumunda olduğunuzu unutmayın ve sırtınızı buna dayayın. İşinizle ilgili bilimsel yöntemleri bilmiyorsanız veya size göstermiyorlarsa, kendiniz arayın bulun.
  10. Firmanız 9. maddedekileri kaldıramıyorsa, savaşın.
  11. O da olmazsa bırakın gidin; firma size dar geliyordur.

Selçuk Aytimur

KONICA MINOLTA DIGITAL CAMERA

Aralık  1955, Bergama-İzmir doğumludur. 1974 yılında Ankara Atatürk Lisesi, 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olmuş ve çalışma yaşamına 1980 yılında Ankara Belediyesinde Planlama Mühendisi olarak başlamıştır. 

1982-1986 yılları arasında Eskişehir’de Halıser A.Ş. de İşletme Şefi ve  1986-1990 yılları arasında Arçelik A.Ş. Buzdolabı İşletmesi Planlama Mühendisi ve daha sonra da Üretim Mühendisliği Şefi (Eskişehir) olarak çalışmıştır.

1990-1995 yılları arasında MERLONİ-VESTEL ortaklığı ile  beyaz eşya üreten PEKEL TEKNİK A.Ş. Manisa  tesislerinde Kalite Güvence Müdürü olarak kalite sisteminin kurulması belgelendirilmesi faaliyetlerini yürütmüştür.

1995 yılında Uluslararası Muayene, Gözetim kuruluşu BUREAU VERITAS’a katıldı ve 1999 yılına kadar Ege Bölge Müdürü olarak İzmir’de çalıştı; bu dönemde kalite sistemlerinin kurulmasında firmalara teknik yardım ve danışmanlık ve eğitim  hizmetlerinin verilmesi de dahil olmak üzere Bureau Veritas’ın bölgedeki endüstriyel muayene ve ithalat/ihracat kalite gözetim faaliyetlerini  yönetmiştir . Aynı dönemde kardeş kuruluş BVQI’da başdenetçi olarak denetimlere katıldı.

Kalite Yönetim sistemlerine ilişkin çalışmaları 1990 yılında Türkiye’de ISO 9001:1987 nin yayınlanması ile başlamış ve 1991 de Kalite Derneği bünyesinde eğitmen olarak görev almıştır. 1991-1995 arasında İzmir KalDer şubesinin kuruluş çalışmalarını başlatmıştır.

1992- 1994  yılları arasında TÜSİAD / KalDer Kalite Ödülü  Yürütme Kurulunda,  1992-1996 yılları arasında TÜSİAD- KALDER Kalite Ödülü’nde eğitmen ve denetçi olarak ve 1991-1996 yılları arasında KALDER bünyesinde eğitimci olarak görev almıştır.  1999 yılından bu yana kendi şirketinde değişik sektörlerde kişisel gelişim, TKY ve  Yönetim Sistemleri için danışmanlık ve eğitim hizmetleri vermektedir.  Yayınlanmış kitapları, Kalite Derneği bünyesinde verilen eğitim programları bulunmaktadır.  

Selçuk Aytimur yönetim sistemleri standardlarının yanısıra toplam kalite yönetimi, kişisel beceri/nitelik geliştirme, reorganizasyon, süreç iyileştirme, stratejik planlama vb alanlarda danışmanlık ve eğitim hizmetleri de vermektedir.  

IRCA (0119326) ve  TQNet (O KYS BD0016) kayıtlı kalite sistem başdenetçisi olan  Selçuk Aytimur 1995 yılından bu yana uluslararası belgelendirme kuruluşları BV Certification, BSI, LRQA, ve TNO-c de başdenetçi olarak görev yapmaktadır. 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın